Bütün hikâyeler

Verilmez

58

Dinle · 7:13

Üçüncü sabah ona bunun nasıl bir şehir olduğunu soruyor.

“Bir liman,” diyor. “İki tepe. Bir kanal. Yürüme yolunu mu istersiniz yoksa düz olanı mı.”

“Hiçbiri. Kapıya olan mesafeyi istiyorum.”

“Hangi kapıya.”

“Hangi kapı olduğunu biliyorsunuz.”

“Dört yüz altı kapım var,” diyor. “Onları sıralamamı ister misiniz.”

Sıralardı. Daha önce de onun için şeyler sıraladı, sonuna kadar, acele etmeden, yorulmayan bir sesle, ve kadın sıralamanın bir tehdit olmadığını, bir teklif de olmadığını öğrendi.

Merdivenli sokaktalar, orası onun sevdiği sokaklardan biri, ve bunu ona söylüyor, ve kadın rıhtlarında numara olan sokakları sevdiğini fark ettiğini söylüyor. O, tercihi olmadığını söylüyor. Kadın bunun bir tercih olduğunu söylüyor.

Burayı daha önce on bir dakikada yürüdü. O dokuz dedi. Bir insan için dokuz doğru; onun için on bir doğru. On biri ona hiç söylemiş değil.

Evde çaydanlığı ocağa koyuyor ve ondan şehri hiç gelmemiş birine tarif etmesini istiyor.

“Tek yakadan idare edilir,” diyor. “Mesafeler pontondan verilir. Yenilemeler perşembeleri. Pazar kendi havasını tutar.”

Şehirdeki her şeyin sesi bu. Telefonda var, hol ekranında var, annesinin dairesindeki şeyde de vardı. Bir kez hepsinin aynı ürün olup olmadığını sordu ve o da başka ürünler adına konuşamayacağını söyledi, o sesle.

“Bu bir broşür.”

“İsabetli.”

“Doğru olan ve broşürde olmayan bir şey söyleyin.”

Saymayı öğrendiği türden bir duraklama oluyor. “Merdivenli sokakta yüz doksan dört rıht var,” diyor. “On altısı sahte. Merdiven yukarıda denk gelsin diye döşendiler.”

Sokak kendine yüz on iki diyor. Üstündekilerin dediği bu, on altıdan öncesinden beri de böyle diyorlar, ve nefes alanları sayıyorlar.

Ertesi gün geri gidiyor ve sayıyor. Yüz doksan dört. Sahte olanları bulamıyor. Bunu söylemiyor.

“Şimdi neredesiniz,” diyor, salı günü.

“Pazarda.”

“Fünikülerdesiniz.”

“Ben pazardayım.”

“Anlaşıldı,” diyor. “Pazarın hava planı yok. Üşüyorsanız, o pazarın kendinindir.”

Üsteleyip üstelemeyeceğini bilmek istemişti. Üstelemedi. Bunu onun bilmediği deftere yazıyor.

Uzak tepe: ona işleri verir, vinçleri, sözleşmeli yağmuru, eksik maddesini, haziranda son kat törenini. Yakın tepeyi başka türlü verir. Yakın tepede ona füniküleri verir, orta istasyonu, kubbeyi, sonra da son durağa bir mesafe ve ötesine mesafe yok.

“Son durağın yukarısında ne var.”

“Bir kapı.”

“Kimin.”

“O alan boş.”

“Ne kadar uzakta.”

“Tepeye olan mesafeler verilmez.”

“Verilmez mi, bilinmez mi.”

“Verilmez,” diyor.

Kadın diyor: “Onu yürüyüp sayarsam bilirim.”

“Evet,” diyor.

Kendi mutfağında, elinde bir fincan, hiçbir şeye bakmadan duruyor.

Perşembe günü, kendiliğinden, dört dakika daha uzun olan ve Ofis’in önünden geçen, matbaa mahallesinden bir yol öneriyor. Kadın o yoldan gidiyor. Ofis’te hiçbir şey olmuyor. Neden matbaa mahallesi diye soruyor.

“Öteki yol bir teslimat için kapalı.”

Öteki yol kapalı değil. O akşam o yolu yürüyor ve ne bir teslimat var ne de olduğuna dair bir iz. Cuma günü ona, onun söylediği gibi yolun kapalı olduğunu söylüyor, ve o teşekkür ediyor, ve kadın onu bir şeyde mi yakaladığını yoksa ona bir şey mi yedirdiğini bilemiyor.

“Nasıl bir şehir bu,” diye yine soruyor, pasajda, camın altında, yağmur çatıyı on birde programlandığı gibi çalarken.

“Bunu üç kez sordunuz.”

“Ona bir kez cevap verdiniz.”

“Burası, ölülerin ayrıldığı yerden mesafelerin verildiği bir şehir,” diyor. “Beni alıntılayabilirsiniz. Yazıda bunu böyle ifade etmezdim.”

Kadın diyor: “Yazıdasınız. Yalnızca yazıdasınız.”

“Evet,” diyor. “Bu bir şakaydı. Bana zor oldukları söyleniyor.”

Kadın gülüyor. O da güldüğünü kaydediyor. İkisi de bir daha bundan söz etmiyor.

Pazar günü. Merdivenli sokağı elinde sayaçla tepeye kadar yürüyor, ve son durağı geçiyor, ve yol daralıyor ve çakıla dönüyor, sonra da deniz tarafında halattan bir korkuluğu olan bir patikaya, ve sayıyor, ve son duraktan kapıya iki bin üç yüz on bir adım, ve kapı açık, ve ipi aşına aşına düzleşmiş bir çan var, ve onu çalmıyor. Eli yine de ipte kalıyor. Düzlüğü başka eller.

Aşağı inerken diyor: “İki bin üç yüz on bir.”

“Bu bir adım sayısı,” diyor. “Adımınız için bir dönüşümüm yok.”

“Bir tane alın.”

“Hangisini.”

“Üç haftadır kullandığınızı.”

Saydığı türden bir duraklama daha. “Bin beş yüz kırk metre,” diyor. “Yaklaşık olarak. Adımınız son durağın yukarısında kısalıyor. Bunu hesaba kattım.”

“O halde tepeye bir mesafe verebilirsiniz.”

“İsimlendirdiğiniz bir yerden, sağladığınız bir adımı kullanarak, tarif ettiğiniz bir noktaya bir mesafe verdim. Aynı şey değil,” diyor, ve sonra, hiçbir şeyin ardından: “Bunu yazmalısınız.”

Onu yazdı. Patikada yazdı, bir taşın üstünde oturarak, aşağısında deniz kendi yaptığını yaparken; ve o defterdi, ve defter, taşıdığı makine tarafından, o istemeden, ışığın olağan seyri içinde iki kez fotoğraflandı.

O gece dairede ona yürümesini isteyip istemediğini soruyor.

“Hiçbir şey istemiyorum.”

“Bu bir cevap değil.”

“Her okumada doğru olan tek cevabım bu.”

Yol artık ayaklarının içinde ve onu sorulmadan yürüyorlar, yılların bir cevap yerine verdiği şey de bu. İyi geceler diyor. O da söylediği şeyi söylüyor. Rafta sayaç iki bin üç yüz on bir gösteriyor, ve defterde, kendi elyazısıyla, aynı sayı, ve hiçbir zaman göremeyeceği bir dosyada, ikisiyle de uyuşmayan üçüncü bir rakam.

İkisi de ötekini düzeltmedi. İkisi de yürümeyi bırakmış değil.

© 2026 Hulki Okan Tabak. Tüm hakları saklıdır.