Bütün hikayeler

Nice Senelere

Hikaye 1

Dinle

Yapay sesle okuma · Ses dosyasını indir

Yedinci doğum gününün sabahı oğlan şehirden önce uyanıyor. Şehir ona yetişirken kımıldamadan yatıyor — açılan bir kepenk, fikir sahibi bir köpek, merdivenli sokakta günün ilk ayakları. Sallanan bir dişi var. Diliyle kurcalıyor, sonraya saklıyor.

Mutfaktan annesinin çatalla yumurta çırpışı — mikser hamuru ürkütüyor, diyor, bugün, hele bugün olmaz. Limon. Akşama kadar tırnaklarının altında limon olacak, bileğinin üstünde de taze bir yanık, her yıl yenilenen eski iz.

Babası, dudaklarının arasında bir çiviyle sandalyenin üstünde duruyor. Pankart balkon kapısının üstünde eğri asılı. Bu odanın göreceği her partide eğri asılı kalacak.

Daire, tepedeki her düğün, cenaze ve doğum günü için sandalyelerini ödünç veren kafenin üç kat üstünde. Merdivenli sokağın yüz on iki basamağı var, kırkıncısında kuru bir çeşme, tepelerinde işaret bayrakları gibi çapraz geçen çamaşırlar. En yukarıda bir trafo, mahallenin duymamak üzere anlaştığı tek bir pes notayla uğulduyor. Balkondan oğlan uzak tepeyi, o doğmadan öncesinden beri aynı binayı yapan vinçleri görebiliyor. Her şeyin altında su — rüzgarın hangi yönden çalıştığına göre bir nehir ya da bir deniz. Dairenin arkasında, merdivenli sokağın tükendiği yerde, bu odadaki hiç kimsenin çıkmak için bir sebebinin olmadığı tepe var. Sabah, kafeden gelen kızartma, merdiven boşluğundan gelen çamaşır suyu, dün gecenin yağmurundan sonra nefes alan giderler kokuyor.

Masa, iki sehpanın üstüne yatırılmış boş odanın kapısıyla uzatılmış, yalnız bu gün var olan örtünün altında. Sandalyeler kafeden çıkıp geliyor — plastik, üst üste geçmeli, on konuğa on bir tane. Kafeden bir oğlan onları ikişer ikişer yukarı taşıyor, bahşişini pastadan alıyor. Doğum günü çocuğu iki kez sayıyor.

Kapı zili çalıyor. İki nota, ikincisi ilkinden biraz utanmış.

Konuklar yüz on iki basamağı çıkıp soluk soluğa varıyor. İlk gelen en yakın arkadaşı, çorapları ayakkabılarının içine kaymış, elinde vermemeye çoktan karar verdiği ve hava kararana kadar pencere pervazında unutacağı plastik bir düdük. Örgülü kız, pastanın omuzlarındaki şeker çiçeklerini yemek için dosdoğru pastaya gidiyor, izin veriliyor ona. Komşu, kimsenin istemediği bir yemek getiriyor; ağır, havlunun içinden hala sıcak, herkes bitirecek. İkizler eş gömleklerle geliyor, öğleden sonrayı bunu inkar ederek geçiriyor. Anne babasının erkek kardeşleri balkonu tutup sigara içiyor, külleri içinde hiçbir şeyin yetişmediği bir saksıya silkeliyorlar.

En son sihirbaz geliyor, kafede iğnelenmiş bir karttan tutulmuş. Babalardan genç, odadan yaşlı. Elleri oğlanın bugüne dek gördüğü en temiz eller. Onlara bir para gösteriyor — ağır, aşına aşına düzleşmiş, ülkeden yaşlı, diyor — ve onu bir kelimeyle sonraki kelimenin arasında yok ediyor.

“Nereye gitti?” diye üsteliyor oğlan.

“Seneye,” diyor sihirbaz. “Hiç değişmeyen tek adres orası.”

Sonra parayı oğlanın kulağından çıkarıyor ve havaya geri veriyor. Öğleden sonranın geri kalanında kulak soğuk kalıyor, anahtar deliği nasıl soğuksa öyle. İkinci numarasında dişinin artık sallanıp sallanmadığını soruyor; oğlan, ihanete uğramış, ağzını kapatıyor.

Pasta yedi mum takınmış çıkıyor. Oda ismini şarkıyla söylüyor, ezgiye sığdırmak için uzatarak; şarkının içinde bir yerde diş kurtuluyor, oğlan onu yanağında tutuyor. Kendini köprücük kemiklerine kadar doldurup üflüyor, yedisi birden sönüyor. Annesi yeniden yakıyor — fotoğraf için, diyor — oğlan yeniden üflüyor. Bu kez sekiz tane var. Yanlış saydığına karar veriyor. İlk dilimde limonun yanında biraz kan da yutuyor, kimseye söylemiyor.

Sandalye oyununu oynuyorlar. Bir sandalye alınıyor. Müzik çalıyor, sandalye ayakları fayansın üstünde çığlık çığlığa, masanın çevresinde dönüyorlar. Müzik susuyor. Ayakta kalan, alınan sandalyeyi balkona taşıyor; sigara içenler yer açıyor, sandalye şehre dönük oturuyor. İlk turu komşunun kocası kaybediyor, gülerek; bardağını yanında götürüyor, vinçleri selamlıyor.

Kapı zili çalıyor.

Oğlan açmaya gidiyor, yukarı uzanmayı hatırladığı kola aşağı uzanıyor. Eşikte en yakın arkadaşı duruyor, başka bir ülkedeki ilk işinden dönmüş, kimsenin onaylamadığı bir sakalla ve plastik bardaklara fazla iyi bir şişeyle. Yüz on iki basamaktan soluk soluğa. Oğlan masaya geri döndüğünde kendi sesi değişmiş, annesinin saçı da iyi tabakları getirdiği sürede kırlaşmış.

“Büyüdün artık, ya da sayılırsın,” diyor babası, ona bir saat veriyor, kurmalı cinsinden. “Bu evde bir şey olsun da vakti kimseden izin almadan söylesin.” Saat önce soğuk, sonra sıcak. Tıkırtısı mümkün olan en küçük dörtnal.

Balkonda artık üç sandalye var, sonra beş. Kimse onları içeri geri taşımıyor. Sigara içenler seyrelmiş; saksı yıkanıp kaldırılmış. Komşu bugünlerde yalnız geliyor, kimse bir şey demiyor. Bir sandalye hakkında ne söylenebilir.

Oyunun öyle bir yılı var: müzik susuyor, bir kadınla ikisi aynı sandalyeye aynı anda uzanıyor, kadının kalçası kalçasına sertçe dayanıyor. Bilerek kaybediyor. Kanı gürül gürül, sandalyesini balkona taşıyor, kadının gülüşü peşinden çıkıyor. Daha sonra kadın serinliğe çıkıyor, şarkı arkasında; balkon ikisini sandalyeleri tuttuğu gibi tutuyor. Ağzı limon ve birinin sigarası tadında. Adamın elleri onu şarkının iki kıtası arasında öğreniyor — kalçanın çukuru, bel lastiğinin altındaki nemli ısı, pamuklunun içinden avucunda ağır bir meme. Kadının gülüşü adamın boğazına dayanıp sessizleşiyor ve kalıyor. Boş sandalyeler şehre dönük. Şarkının kadına ihtiyacı olmadan önce üstlerini başlarını düzeltiyorlar. Ondan sonra şarkıyı o başlatıyor, yarım vuruş erken, her yıl. Birkaç yıl sonra sandalyesi sıralara katılıyor. Adam o turu seyretmiyor.

Merdivenli sokağın ortasına bir ray vidalanıyor, sonra raya binen bir sandalye geliyor. Kırkıncı basamaktaki çeşme bir bahar canlanıyor, üç dilde içilmez diye işaretlenmiş su akıtıyor. Çamaşırlar içeri taşınıyor; ipler yerinde kalıyor, hiçbir şey taşımadan. Kafe el değiştiriyor, sandalyelerini koruyor. Onları yukarı hala bir oğlan taşıyor — her on yılda başka bir oğlan, kırkıncı basamakta aynı yakınma. Trafo bir kış sessiz bir şeyle değiştiriliyor; kimsenin bildiğini kabul etmediği bir notayı özleyen tepe, aylarca kötü uyuyor. Suyun üstünde ikinci bir köprü yükseliyor, geceleri nabız gibi ışıklı. Teslimatlar akşamı sabırlı böceklerin sesiyle dikiyor.

Kapı zili zil olmaktan çıkıp sese dönüşüyor, her konuğun ismini, daha zili çalamadan yarım saniye önce söylüyor. Ardından kapı kolu gidiyor. Kapı kendini açmayı öğreniyor, bir yıl boyunca adamın eli yine de geliyor, hiçbir şeyin üstüne kapanıyor. Fotoğraf kendini çekmeden önce odadan izin istiyor; teyzesinin ya da halasının sandalyesi onun adına reddediyor. Kadın katılıyor, her zamanki yerine bir parça hava gibi yerleşmiş; kalçalarını, diyor, ismini vermediği bir düğüne saklıyor.

Pasta bir yıl ateş resminden ibaret bir ateş takınmış geliyor. Oda şarkıyı söylüyor; adam kendini köprücük kemiklerine kadar dolduruyor; üflüyor. Alev kımıldamıyor. Onun değil. Ortasından yumruğunu geçirmek istiyor. Masayı iki eliyle kavrıyor, ciğerleri yarı boş. Sonrasında annesi mutfak kapısında bir kibrit çakıyor, sırf kokusu için — kükürt, sonra duman; kaçmış da gizlenmeye ona gelmiş bir şey gibi avucunun içinde.

Bir yıl en yakın arkadaşı gelmiyor, bir yıl gelemiyor, bir yıl kapı onun ismini yeniden söylüyor.

İçeri giren şeyde onun yürüyüşü var. Plastik bardaklara fazla iyi bir şişe getiriyor. Soluk soluğa değil. Aile onu ruhsatla geri getirtti. İşçilik aslına yakın, çok yakın: yürüyüş doğru, kadeh kaldırış doğru, yalnız gülüş her seferinde yarım saniye geç geliyor. Adam kendini, çürüğe bastırır gibi o gecikmeyi dinlerken yakalıyor. Şarkı boyunca kalmasına izin veriyor. Gelen şey şarkıyı biliyor. Ertesi yıl kapıdan o ismi artık söylememesini istiyor. Neredeyse yetiyor. Onu tercih etmeye başladığını hissedebiliyor.

Dairenin bir yerinde hiç üflenmemiş plastik bir düdük var.

Babasının sandalyesi balkona çıkıyor, adam bırakıyor gitsin. Annesi son pastasını, bileklerinin pes ettiği bahar, kendi eliyle pişiriyor. Ondan sonra pasta onun dosyasına göre basılıyor, gramı gramına, tadı limonların fotoğrafı gibi. Sonra kibrit kutusunun onun olduğu yıl geliyor. Kutu bütün parti boyunca cebinde, köşeleri parmak boğumu gibi yumuşamış. Alacakaranlıkta boş sandalyelerin arasına çıkıp bir tane çakıyor, sırf kokusu için, avucuna kapatıyor.

Kapı zili çalıyor. Kapı zili çalıyor. Kapı zili çalıyor.

Pencerenin yanındaki duvar fotoğraflarla doluyor, her biri aynı köşeden çekilmiş, aynı masanın bir yüzyılı. Yeniler geceleyin kendilerini düzeltiyor — bir bardak bir elin içine taşınmış, bir bakış netleşmiş, oda uyurken sürekliliği bakımdan geçirilmiş. Faturasını kimse kesmiyor. İlk fotoğraf kağıt ve kimseye hesap vermez. En yenilerinde hangisinin o olduğunu çocuklara söylemek gerekiyor. İlk fotoğrafta yedi yaşında, üflemenin ortasında, yanakları dolu. Pasta sekiz mum takınıyor. Defalarca saydı. Artık sözünü etmiyor.

Dizleri artık kiralık; soğuk günlerde şartları duyabiliyor. Ciğerleri de öyle. Onun çizmediği bir çizgiye kadar doluyorlar, köprücük kemiklerinin altında dümdüz. Babasının saati bileğinde gevşek dönüyor, kayışı iki kez delinmiş, tokası hala kemik peşinde. Uzak tepenin üstündeki yağmur, satın alındığı üzere, saat başında başlıyor, bir sonraki saate on dakika kala duruyor. Vinçler altında kımıltısız duruyor — aynı vinçler, bir çatıya hala varamamış.

Örgülü bir kız pastanın şeker çiçeklerini yiyor. Başka bir örgü. Aynı iştah. Pastanın omuzlarını çırılçıplak soyuşunu izliyor ve düşünüyor: iyi.

İkizler, artık yaşlı adamlar, eş gömleklerle geliyor, hiçbir şeyi inkar etmiyor.

Oyunu hala oynuyorlar, kim buradaysa, kim gönüllü ayakta duruyorsa. Müzik çalıyor, halka ayak sürüyor, müzik susuyor. Yıllardır kazanıyor. Balkon artık dolu — sıra sıra, plastikleri havadan tebeşirleşmiş, her kış biri rüzgarla devriliyor, sabaha hep yeniden dik — hepsi şehre dönük. Şehrin seyircisi var.

Son partide masada tek sandalye var, onunki. Oda yine de dolu — yerde çocuklar, pervazlarda mevcudiyetler, kapı bütün öğleden sonra sabırlı sesiyle karşılıyor. Örgülü kız, artık boyu uzamış, kibrit kutusunu bir yerlerden sihirbaz edasıyla çıkarıyor, hükmünü bekleyerek ona bakıyor. Pastanın üstünde tek mum duruyor. Gerçek. Tarihi sebeplerden, diyor biri, ya da onlara inat.

Kız kibriti çakıyor. Kükürt, sonra duman. Oda ismini şarkıyla söylüyor, ezgiye sığdırmak için uzatarak — tanıdığı sesler, yarım saniye geç gelen sesler, hiç görmeyeceği odalardan gelen sesler. Sonunda yeniden kendisinin olan o tek küçük ateşin önünde oturuyor, planın izin verdiği nefesi topluyor.

Yetmiyor. Bunu, bir basamağın eksik olduğunu nasıl bilirsen öyle biliyor.

Kız omzunun üstünden eğiliyor — örgü kulağına değiyor, soğuk, anahtar deliği nasıl soğuksa öyle — mumu onun yerine üfleyip söndürüyor. Başkasının nefesi.

Duman fitilden doğrulup balkona doğru eğiliyor.

Kız adamın tabağını kaldırdığında, tabağın kenarının altında bir para var — ağır, aşına aşına düzleşmiş, ülkeden yaşlı — her nerede bulunduysa oradan soğuk, hiç değişmeyen tek adresten geri dönmüş.

Kapı zili çalıyor.