Bir Salı günüydü. Çello ağırdı ve onu taşımaktan yorulmuştum ve köprü oradaydı ve su aşağıdaydı ve ellerimi açtım.
Tören olarak değil. Metafor olarak değil. Omzunu kesen bir çantayı yere bırakır gibi.
Çellist enstrümana saygısızlık ettiğimi söylüyor. Çellist kılıfını Alfama’da kapattı. Ben Galata Köprüsü’nde ellerimi açtım. Bunların aynı jest olmadığını söylüyor. Haklı. O bir performansı bitirdi. Ben bir ücret ödedim. Çellonun ücreti ağırlıktı. Ödedim.
Köprü yüksekti. Su hareketliydi. Hareketin içinde de bir mesafe vardır — el ile su arasındaki, ağırlık ile ağırlığın bitişi arasındaki mesafe. Ben o mesafeyi ölçmedim. Ölçseydim bırakmazdım. Ölçmeyiş burada erdem değil. Ölçmeyiş yorgunluktu.
Çello suya girdi. Ses geldi. Sesin böylesine metal, böylesine derin, böylesine uzun süre orada kalacağını bilmiyordum. Bunu bilseydim yine de bırakır mıydım bilmiyorum. Yorgunluk öngörüde iyi değildir.
Çellist suyun frekansı aldığını, icranın odada kaldığını söylüyor. Belki öyledir. Benim için önemli olan şu: su ağırlığı aldı. O gün ağırlığımı benden alan tek şey su oldu.
Praglı kadın köprüde kendini bıraktı. Köprünün bir bedeni serbest bırakmak için neye benzediğini biliyorum. Beden değil, enstrüman bıraktım. Yine de o açılışı biliyorum. Elden ayrılan şeyle, suya teslim olan şey arasındaki o anlık boşluğu biliyorum. Köprünün öğrettiği tek dua o.
Jade beni takip etti. Çelloyu attığım için değil. Ellerimi açtığım için. Ellerin açılışını öğrenmek için peşimden geldi. Ona hiçbir şey öğretmedim. Ayva çayı verdim ve kayboldum.
Öğretiler çoğu zaman sırf birinden sonra içilen çayın yanlış anlaşılmasıdır.
Nereye gittiğime gelince:
İleri gitmedim. İyileşmedim. Suyun aşağısına inmediğim gibi, Lucia’nın söylediği gibi kapının ötesine de geçmedim. Beden, taşıdığı şeyi bırakınca çok uzağa gitmez. Yalnızca biraz hafifler.
Biraz hafifledim.
Bu, bir yön değil.
— Sera
İstanbul. Köprü. Salı.