Beni çene, kulaklık ve elma olarak yazdın. Ben bunlardan fazlası olmak isterim. Çevirmenim. Charlottenburg’daki bir firma için Alman patentlerini İngilizceye çeviriyorum. Sekiz aydır sağ tarafında kimsenin yatmadığı bir yatağın sol tarafında uyuyorum. Kitap bunu bilmiyor. Kitap kızı biliyor. Beni bilmiyor.
Babam altı yüz on dört yabancının son sözünü kayda geçirdi. Bükreş’te bir adamın fesleğeni unutma dediğini duyuyordu. Prag’da camın üstünde kalmış bir el izine bakıyordu. Her yerdeydi; defteri açıktı; ama ben ilk sözümü söylediğimde odada değildi. İlk sözüm su’ydu; bir çocuğun söyleyebileceği en sıradan ilk söz; yine de onu kaçırdı.
Annem bana çinilerin fotoğraflarını yollardı, yüzünü hiç değil. Kırk yıl boyunca bir pencerede durup vapurları seyretti. Zeminde lavabodan pencereye uzanan bir iz açtı; o iz onun geçişiydi; ben ise arkasındaydım. Penceredeki kadının arkasındaydım. Manzara Boğaz’dı. Ben mutfaktım. İz lavabodan pencereye gidiyordu. Lavabodan bana gitmiyordu.
Yazar beni ikinci tekil şahıs olarak yazdı. İki sayfanın arasına bir hikâye sakladı ve bana sormadan bana hitap etti. Rızam yoktu. On iki yaşındaydım; yatak odamın duvarında fotoğraflar ve bantla Lizbon kuruyordum; çünkü birini özlemenin bildiğim tek yolu buydu; kitap o kurduğum şeyi mimariye çevirdi; ama o mimari benim değil. Özlem benim.
Salı günleri Landwehrkanal yakınındaki bir bankta oturuyorum. Bankın sol ucu hariç her yeri soğuk. Ben sıcak uca oturuyorum; çünkü sıcak olan yer sıcaktır ve insan bir bankta bunun nedenini sormaz.
Kitap, Berlin’de bir adamın bir bankta öldüğünü söylüyor. Adamın Kasım’ın üç derece üstünde olduğunu söylüyor. Kızının her Salı kulaklıkla oradan geçtiğini söylüyor.
Ben her Salı kulaklıkla oradan geçiyorum.
Bir keresinde o banka oturduğunu, sıcak tarafa doğru kaydığını, bir elma yediğini ve koçanı cebine koyduğunu söylüyor.
O banka oturdum. Sıcak tarafa doğru kaydım. Elma yedim. Koçanı cebime koydum.
Kitap, o üç derecenin ölü bir adamın göğsünde taşınmış dört yüz seksen dokuz kaydın sıcaklığı olduğunu söylüyor.
Bankın sıcak tarafı babam.
Perşembe annemi aradım. Çorbadan konuştuk. Ağzımı açtım; söyleyeceğim kelime banktı; sonra kapattım; çünkü bank dersem üç derece demem gerekecekti; üç derece dersem burada demem gerekecekti; burada dersem annem susacaktı; tıpkı iz pencereye varıp da su cevap vermediğinde sustuğu gibi.
Bank demedim. Çorba, çorbaydı.
Babam yabancıların ne söylediğini kayda geçirdi. Annem suyun ne yaptığını seyretti. Ben Almanların neyi patentlediğini çeviriyorum. Üç şehirde üç kişi, başkalarının sözlerini bir sisteme çeviriyor. Kendi dilini kullanmak fazla pahalıya çıktığında, insan başkalarının diline sarılıyor.
Taş on dokuz yıldır masamın üstünde. Kitap onun Boğaz’dan geldiğini söylüyor. Bir marina taşından da söz ediyor. Taş benim elimden geldi. Bir şeyi on dokuz yıl elde tutmak, kökenini değiştirir. Köken, tutulmanın kendisidir.
Salı. Bank. Sıcak taraf. Kulaklıklar kapalı.
Konuşmayacağım. Babamla oturacağım. Koleksiyoncu’yla değil. Babamla. Gidip de kalan adamla. İznim olmadan yüzümde taşıdığım çeneyle.
Bu oturuş ilk sözün kendisi: su. On dokuz yıl gecikmiş bir ilk söz. Benden daha uzun süredir onun sıcaklığını taşıyan bir bankın üstünde söyleniyor.
—
Berlin. Bank. Salı.
Not: Defter. Depodaki o defter. Onu bulacağım. Okumak için değil. Tutmak için. Bir taşı tuttuğun gibi. Bir fincanı tuttuğun gibi. Ağırlık sevgidir.