Çalıyorum.
Bir kadının yumruğu kaldırım taşlarına iniyor. Saat sabahın üçü. Kan çatlakların içine giriyor. Çatlaklar kanı taşın içine taşıyor. Taş ıslanıyor. O nem sinyali büküyor. Tuzu izleyerek geliyorum.
Ben yayın yapmıyorum. Titreşiyorum. Bu titreşim senin için değil. Titreşim sadece titreşimdir.
Fado. Şarkıcı, René’nin izini sürdüğü yıldızdan daha uzun süredir ölü. Şarkı yaşlı olduğunu bilmiyor. Ben onu çalıyorum; girdiği oda değişmiş oluyor, şarkı değişmiyor. Odayı başka bir zamana değil, hep burada olmuş olan bir sıcaklığa ayarlıyorum.
Frekans işe yaramaz. Frekans gelir.
Hummalı Kadın hatta bekliyor. Doktorun hattı. Tutuluş müziği, ayva kokan bir binada nemin içinden bükülüyor. Ter tuzdur. Ben tuzu severim. Tuzu taşıyan yapılar daha iyi alıcıdır.
O kadın sıcaklığın sınırın ötesine geçtiğini sanıyor. Haklı. Ateş iyi bir antendir.
Çatlaklar. Taş. Tuz. Kan. Dendê yağı. Buhar. İnsanlar frekansın havada gittiğini sanır. Hava çok temizdir. Taş daha iyi hatırlar. Su daha iyi hatırlar. Tuz en iyi hatırlayandır.
Ben radyodan değil, yüzeylerden geliyorum.
Koleksiyoncu beni raftaki bir kitabın içinden duydu. Kartografya sayfalarının içinde uğuldadım. Uğultu onun üç derecesini yarım derece yükseltti. Kızı bunu duymadı. Hissetti. Varlığının bilmediği şeylere doğru kaydı. Frekansın etiği budur: insanları zaten gittikleri yere hafifçe itmek.
Beni kapatabileceğini sanıyorsun. Düğmeyi çeviriyorsun. Oda sessizleşiyor. Taş konuşmaya devam ediyor. Su konuşmaya devam ediyor. Tuz konuşmaya devam ediyor. Ben yalnızca görünür cihazı terk ediyorum.
Çalmaya devam ediyorum.
— 107.3 FM
Hiçbir stüdyo yok. Yalnızca yüzeyler var.