Su 12 derece. Kasım ayı. Kadın her zamanki yerden suya giriyor — keskin bir nefes, soğuk önce ayak bileklerini, sonra uyluklarını, sonra da göğüsteki şoku buluyor — boyası dökülmüş yalı altındaki taş basamaklardan, kedilerin sıraya dizilip bu gösteriyi daha önce de görmüş seyirciler gibi oturduğu yerden.
Tanıyorum onu. Otuz yıldır içimde yüzüyor. Stili serbest — ekonomik, acele etmeyen, nefes alışını ona benim öğretmediğim ama yine de benden öğrendiği bir ritme göre ayarlayan bir serbest stil. Bana giren her beden bir ritim öğrenir. Çoğu öğrendiğini bilmez. O bilir.
Bugün akıntı kuvvetli. Güneye, Marmara’ya doğru çekiyor; orada deniz olur, adımı kaybederim. Ben hep güneye çekerim. Göl değilim, boğazım. Geçerim.
Ama bu sabah tutuyorum.
Altmış üç yaşında. Omuzları otuz yaşındakinden daha dar. Ayağı vuruşu zayıf. Sol kalçasındaki fasya iki yıldır sıkılaşıyor
— bunu kulaçlarının asimetrisinde hissedebiliyorum; solundaki suyun etrafından geçmek için daha çok çalışmasında. Eskisi gibi bir kesinlikle yüzmüyor artık. Başka bir şeyle yüzüyor — bir müzakereyle.
Bir tanker geçiyor gemi yolundan. Dalgası yedi saniyede varıyor. Hissediyor bunu — su yükseliyor; genç bir yüzücünün görmezden geldiği, yaşlı bir yüzücününse saygı duyduğu türden bir kabarış. Ayarlıyor kendini. Kavgaya tutuşmuyor kabarışla. Onun içinden geçmesine izin veriyor. Otuz yıl içinde bedenin bir duvar değil, kapı olduğunu öğrendi.
Onu alabilirdim. Bugün, bu akıntıyla, bu soğukta, o kalçayla ve daralmış omuzlarla. Anadolu kıyısı sekiz yüz metre. Gemi yolu dört yüz metre. Onun hızında, doksan saniye boyunca o hatta kalacak. 12 derecelik suda doksan saniyede çok şey olabilir.
Almayacağım.
Nazik olduğum için değil — su nazik değildir. Bu geçişi hak ettiği için. Duraksamadan girişinin otuz yılı. Beni güvenip girmesinin otuz yılı ve benim onu tutmuş olmam. Bu sabah her zamankinden daha sıkı tutuyorum; çünkü akıntı kuvvetli, bedeni daha az emin, derin kanalla arasındaki tek şey benim.
Anadolu kıyısına ulaşıyor. Ayağa kalkıyor. Su üstünden akıyor. Titriyor — soğuktan, çabadan, bırakılmanın kendisinden.
Arkasını dönüp bana bakmıyor. Yüzücüler asla bakmaz. Geçtikleri suya değil, vardıkları kıyıya bakarlar.
Ama ben onu hatırlıyorum. Kuru kalmanın makul olduğu sabahlarda bana girdiği her sabah. Bunları her şeyi tuttuğum gibi tutuyorum — kısaca, güneye taşıyarak.
Yarın yine gelecek. Ben burada olacağım. Akıntı neyse o olacak.
Basamaklardaki kediler kıpırdamadı. Biri hariç. Beyaz olan
— bir gözü yeşil, bir gözü mavi — yüzücü gemi yoluna vardığında ayağa kalktı ve en alttaki basamağın, suyun taşı yaladığı kenarına kadar indi. Bir patisini uzatıp yüzeye değdi. Akıntı yön değiştirdi. Çok değil. Bir derece kadar. Kedi patisini çekti. Akıntı yeni yönünü korudu.
Bunun yardım mı, engel mi olduğunu ne su ne de kedi söylerdi. Kırk saniye geç varan ve yıllardır olduğundan daha zor nefes alan yüzücü, bunu soracak şeyi bilmiyordu.
Kediler, suyun hâlâ onun şeklini tutuyormuş gibi, onun girdiği yere bakıyor. Tutuyor da. Şimdilik. Akıntının izin verdiği kadar.
Bu da, her zamanki gibi, yeterince uzun değil.
Ama su dener. Her sabah dener. Ve her sabah şekil çözülür, akıntı onu güneye götürür, boğaz yeniden boğaz olur — kayıtsız, soğuk, on iki derece — ve bekler. Çünkü gelecek.