Her şehrin, yalnız gece yarısıyla sabah dört arasında var olan ikinci bir şehri vardır.
İstanbul’un ikinci şehri birincisinden daha yaşlıydı. Sokakları üstündekilerle örtüşmezdi — yüzyıllar önce üstü kapatılmış nehirlerin güzergâhını, yalnızca bazı kavşakların biçimlerinde yaşamayı sürdüren uygarlıkların patikalarını izlerdi. Sultanahmet yakınında gece tam 2.17’de alınan bir sol, turist dükkânlarına değil 1453 kokan bir sokağa çıkarırdı
— duman, at ve gedik verilmiş surların o kendine özgü tozu.
Halil ikinci şehri biliyordu. Kırk iki yıldır ikisinde de kahve satıyordu.
Arabası gece yarısıyla dört arasında yer değiştirirdi. Uzaklara değil — birkaç yüz metre, ama ikinci şehirde bu yüzyıllar demekti. Varlardı ve yoklardı aynı anda; onlara kahve satardı. Kahvesini ayakta, ufku dört yüz yıl önce gelmiş bir filoya bakar gibi seyrederek içen bir yeniçeriye. Sıcak çikolata isteyen bir çocuğa; Halil, uzun zamandır şaşırmayı bırakmış bir adamın sakinliğiyle, bunun yıllar önce Buenos Aires’te bir fabrikaya girip tebeşirle sessizliğin şeklini çizen aynı çocuk olduğunu anladığında bile. Yalnız burada daha yaşlıydı, ya da daha genç, ya da zamanın normalde sunmadığı bir yönden bakıldığında aynı yaştı.
Kahve doldururdu. Soru sormazdı. İkinci şehirde soruların sonuçları olurdu.
Modern kıyafetli bir adam perşembe gecesi ikinci şehre sendeleyerek düştü. Sarhoştu, ya da kaybolmuştu, ya da ikisi birden — karanlıkta bu hâller birbirine yakındır. Halil’in arabasını, biri on beşinci yüzyıl, biri yirmi üçüncü yüzyıl kokan iki sokağın köşesinde buldu.
“Neredeyim ben?” diye sordu adam.
“İstanbul’da,” dedi Halil. “Öteki olanında.”
“Hangi öteki?”
“Alttaki. Çok şanslısın ya da çok kayıpsın.”
“Çok sarhoşum.”
“O da olur.”
Halil kahve doldurdu. Adam içti. Bardak, soğuk parmaklarının arasında sıcaktı. Kahvenin tadı, hayatında içtiği bütün kahvelere ve birkaç tanesine daha benziyordu — çekirdekten ya da kavurmadan değil, zamandan gelen katmanlı bir tat; sanki her yudum bir on yılı içeriyordu.
“Eve gitmek istiyorum,” dedi adam.
“Ev yukarıda,” dedi Halil. “Ama şimdi yukarı çıkarsan bunu unutursun. İkinci şehir unutmayı şart koşar. Anlaşmanın bir parçası bu.”
“Hangi anlaşmanın?”
“Şehirle insanları arasındaki anlaşmanın. Şehir her şeyi hatırlar. İnsanlar unutur. Birlikte yaşayabilmelerinin yolu budur.”
Adam kahvesini bitirdi. Sokağa baktı — 1453 kokan, dumanlı, gedik tozlu sokağa. Sonra Halil’e.
“Bunu hatırlayacak mıyım?” diye sordu.
“Hayır,” dedi Halil. “Ama kahve hatırlayacak. Yarın sabah ilk fincanını içerken adını koyamayacağın bir tat alacaksın. Bu gece o olacak. Bütün bunlar olacak — ikinci şehir, yeniçeri, çocuk, 1453’ün kokusu. Kahvede olacak. Hep kahvede olur zaten.”
Adam yukarı çıktı. Sokaklar yer değiştirdi. Yüzeye vardığında ikinci şehir arkasından, rafa geri konan bir kitap gibi kapanmıştı.
Halil bir fincan daha doldurdu. Kahve buhar çıkardı. İkinci şehir uğuldadı. Hiçbir yüzyıla tam ait olmayan bir pencereden 107.3 FM çalıyordu. Halil doldurmayı sürdürdü. Arabaya bir kadın yaklaştı — ikinci şehirden değil, birinciden; yüzyılların arasındaki bir dikişten sendeleyerek geçmiş, üstünde hâlâ yüzeyin kıyafetleriyle. Ağlıyordu.
“Babam,” dedi. “Salı günü öldü. Aramadım onu. Arayacaktım.”
Halil ona baktı. Geleceğinin anısını aradı ve buldu — olması gerektiği yerde, sağlam, kusursuz. “Baban senden haber aldığına sevinecek,” dedi. “Telefonun başında bekliyordu.”
Kadın yüzüne baktı.
“Öldü,” dedi. “Salı günü.”
Halil’in elleri durdu. Kahve kabı titredi. Hayatında ilk kez gecikmişti.
“Üzgünüm,” dedi Halil. Kahve arabasının arkasından söylediği ikinci yalandı bu. İlki, geleceğini göremediği bir kadına söylenmişti.
Kadın kahveyi aldı. Dikişten geri geçti. İkinci şehir, kadının durduğu yerin çevresinden kapandı.
Halil kahve doldurmayı sürdürdü. İkinci şehir seyirci istemiyordu. Yalnızca vardı.