Terlemesi durmuyordu.
İş görüşmesine giden trende başladı her şey — avuçlarında bir nem. Bunu sinire bağladı, eteklerine sildi. Yeni, siyah, trenlerde terlemeyen bir kadına benzesin diye alınmış eteklere.
Lobiye vardığında ter göç etmişti. Üst dudağındaydı; asansörde mendille aldı. Ense kökündeydi; beyaz bluzunun yakasına doğru süzüldüğünü hissedebiliyordu — sabah altıda ütülediği beyaz bluz. Kahve makinesi çığlık atarken, ev arkadaşı uyurken, daire yanık tost ve dört aydır işsiz olup istemediği ama istememeye gücünün yetmediği bir iş için son temiz bluzunu giyen bir kadının o özel çaresizliği kokarken ütülediği bluz.
Mülakatı yapan adamın adını sonradan Jorge olduğunu öğrenecekti. Bir zamanlar tam onun olduğu yerde bulunmuştu adam — ödünç takım elbise içinde, başkalarının özgüveni kokan bir odada terlerken — ve dişçilerin gülümsemesiyle gülümsüyordu: profesyonelce, rahatsızlığını fark ettiğini ama ona temas etmeme eğitimi aldığını belli eden bir gülümsemeyle. Deneyimini sordu. Cevap verdi. Güçlü yanlarını sordu. Cevap verdi. Kendini beş yıl sonra nerede gördüğünü sordu ve kadın ağzını açtı; çenesinden kopan bir damla ter, ikisinin arasındaki masaya düştü.
İkisi de baktı o damlaya.
Cilalı ahşabın üstünde küçük, saydam bir itiraf gibi duruyordu. Sakladığı her şey — dört ay, yanık tost, son temiz bluz, gelmeden önce istasyon tuvaletinde ağlayıp maskarasını tükürüğü ve parmağıyla düzeltmiş oluşu ve aynaya bakıp kendi kendine “sen profesyonelsin” deyişi — o damlanın içindeydi.
“Özür dilerim,” dedi. “Ben…”
“Gerginsiniz,” dedi adam.
“Hastayım,” dedi kadın. Çünkü öyleydi. Dört aydır kafein ve dehşetle çalışan bir bedenin, gri halılı ve floresan ışıklı bir odada artık iyiymiş gibi yapmayı bırakmasıyla korkuya benzeyen ama aslında ateş olan şeyi taşıyordu; o fark etmemişti yalnızca.
Ayağa kalktı. Amacı izin istemekti. Bunun yerine adamın masasının yanındaki çöp kutusuna kustu. Hızlı, istemsiz ve tamdı — bedenin, zihnin henüz taslağını yazmadığı bir istifayı sunma biçimi.
Mülakatçı bir mendil uzattı. Sonra bir tane daha. Sonra kutunun tamamını.
“Karım,” dedi, içinde bulunduğu durumun tüm değerlendirmesini barındıran bir duraklamadan sonra,
“nikâhımızda kustu. Yeminler sırasında. Rahibin ayakkabılarının üstüne. Yirmi iki yıldır evliyiz.”
Ağzını sildi. Titriyordu. Ateş gerçekti — sonradan, eczacının kendisine parasetamol satıp “yatakta olmanız gerekirdi” diyeceği ve onun “iş görüşmesindeydim” diye cevap vereceği eczanede öğreneceği üzere 38,4. Eczacı da ona, hayatta kalmayı hırs, hırsı da hayatta kalmak sanmış insanlara eczacıların baktığı şekilde baktı.
İşi alamadı. Başka bir şey aldı. Mülakatçı üç gün sonra mail attı: iş teklifi değil, tavsiye. Bir arkadaşa, başka bir şirkette, başka bir pozisyon için. Mailde şöyle yazıyordu: “Hastayken geldi ve dürüst kalmayı başardı.”
Yeni işe pazartesi başladı. Siyah eteği giymedi. Pantolon giydi, beyaz olmayan bir bluz ve rahatmış gibi yapmayan ayakkabılar. Trende terledi. Silmedi.