Çarşafları topladığında hâlâ sıcaktılar.
Alışılmış türden sıcaklık değil — Ana Maria’nın on bir yıldır, haftada altı gün, günde on dört oda toplayarak katlayıp kaldırdığı, dakikalar içinde sönen beden sıcaklığı değil. São Paulo’daki bir otelde çalışıyordu. Bu çarşaflar, bütün gün güneşte kalmış taşın sıcaklığı gibi sıcaktı — bir bedenden değil, kumaşın içinden gelen bir sıcaklık; sanki pamuk gece boyunca bir şey öğrenmiş ve hâlâ onu işlemekteymiş gibi.
1407 numaralı oda. On dördüncü kat. Asansörde görünmeyen kat; oraya 13’e basıp bir kat yukarı yürüyerek çıkardı, bunu da on bir yıldır her sabah yapıyordu; otelin varlığını kabul etmediği bir kata neden sahip olduğunu hiç sormadan.
Oda temizdi. İlk tuhaflık buydu. Bir gece kalan misafirler havluları yere atar, banyo malzemelerini dağıtır, minibarın ağzını açardı. Bu oda dokunulmamıştı. Havlular katlıydı. Minibar kapalıydı. Yatak kullanılmıştı
— çarşaflar sıcaklığı, yastık da bir başın izini taşıyordu — ama başka hiçbir şey el sürülmüş değildi.
Bugün on dört oda vardı. Birinde misafir bahşiş bırakmıştı
— sekiz real, madeni para, yastığın üstünde daire biçiminde dizilmiş; bunun teşekkür mü, özür mü olduğu belirsizdi. Ana Maria’nın bunu ayırt etmeye vakti yoktu; çünkü temizlik arabası koridordaydı, araba beklemezdi ve sıradaki oda her zaman sıradaki odaydı. Dizlerinin merdivenler konusunda fikirleri vardı ve maaşı bunları tanımıyordu.
Sonra bu oda. 1407. Her şey düzenliydi, şu hariç: komodinin üstündeki kartpostal. Ana Maria aldı onu. Tanımadığı bir şehri gösteriyordu — birbirine yaslanan binalar, çay renginde bir gökyüzü. Arka yüzünde, okuyamadığı bir el yazısıyla bir mesaj. Kartı çevirdi. Yeniden çevirdi. Resimdeki şehir nefes alıyor gibiydi — belki binalar kıpırdıyordu, belki ışık değişiyordu.
Kartpostalı Kayıp Eşya’ya koydu — kat görevlileri istasyonundaki karton kutuya; üç telefon şarj aleti, bir okuma gözlüğü, bir çocuk ayakkabısı (tek) ve bir alyansın durduğu kutuya. Kartpostal onların arasına yerleşti. Kutudaki, kaybolmamış tek nesne oydu. Bırakılmıştı. Ama Kayıp Eşya bunları ayırmazdı; Ana Maria’ya göre, insanların ardında bıraktıkları şeyleri tutmak için tasarlanmış çoğu sistemin sorunu da buydu zaten.
Yatağı düzeltti. Havluları değiştirdi. Banyonun, aslında temizlenmeye ihtiyacı olmadığı hâlde, temizliğini yaptı; içerisi hafifçe dendê yağı ve Recife’deki büyükannesinin mutfağı gibi kokuyordu.
Odayı on bir dakikada bitirdi. Normal süresi on dörttü.
Çıkarken dönüp baktı. Yatak yapılmıştı. Havlular dümdüzdü. Oda anonim görünüyordu.
Ama sol taraftaki yastık — başın yattığı taraftaki yastık — hâlâ sıcaktı. Onu değiştirmişti oysa. Temiz kılıfa temiz bir yastık geçirmişti. Ve yastık sıcaktı.
Ana Maria kapıyı kapattı. Arabasını 1408 numaralı odaya itti. Önünde on üç oda daha vardı. Dizleri merdivenlerden sızlıyordu — on dördüncü kat her zaman merdiven demekti.
Kartpostalı bir daha düşünmedi. Pirinci düşündü; yeterince sarımsak olup olmadığını, kızının telenovela başlamadan önce mi sonra mı arayacağını; çünkü sonra demek bir şeyler yanlış demekti, önce demekse henüz yanlış olmadıkları. Kızı salıdan beri aramamıştı. Salı dört gün önceydi. Dört gün henüz endişe değildi, ama endişenin sınırına yaklaşıyordu; tıpkı on dördüncü katın, asansör paneline hiç varmayarak yaklaşması gibi.
Kartpostal Kayıp Eşya’da durdu. Kimse gelip almadı. Resimdeki şehir nefes almaya, binalar birbirine yaslanmaya devam etti. Görüntünün bir yerlerinde, nereye bakacağını bilmeden görülemeyecek kadar küçük bir yerde, bir kapı — fıstık yeşili, aynı yeşil, tek yeşil — açık duruyordu.
Ana Maria bunu bilmiyordu. 1408 numaralı odayı temizliyordu. Çarşaflar soğuktu.