Ana sayfa · Oku · Öykü 39 English

Öykü 39 / 49

São Paulo’da Bir Otelde Yeniden Anlatılan Leda Miti

Bu öyküyü dinle

Makine okuması — nöral bir ses, yazarın sözleri olduğu gibi. Aşağıdaki metin kitabın kendisidir.

Gece yarısı otele giriyorsun. Oda on dördüncü katta; asansörün tanımadığı bir katta.

Oda sıcak. Kaloriferden değil — çarşafların altındaki bir şeyden, artık ısısından; biri az önce çıkmış gibi. Bir mevcudiyet. Bir basınç. Havada ağırlık var. Çantanı bırakıyorsun. Pencerenin önünde duruyorsun. São Paulo aşağıda devre kartı gibi yayılıyor — yirmi milyon akım. Nabız cama vurarak içeri giriyor.

Bunun için gelmedin buraya. Bir konferans için, profesyonel ve kesin olmaya, uyumaya geldin.

Mevcudiyet aynı fikirde değil.

Hava nasıl kendini basınç değiştirerek duyurursa öyle duyuruyor kendini. Kulakların ayarlanıyor. Derin ayarlanıyor. Kollarındaki ince tüyler kalkıyor. Korkudan değil. Tanımaktan. Bunu daha önce hissettin. Nerede olduğunu hatırlamıyorsun. Birden fazla bilinç türü barındıran bir odanın hissi.

“Ne olduğunu biliyorum,” diyorsun odaya.

Oda cevap vermiyor. Ayarlanıyor. Sıcaklık bir derece yükseliyor. Bir ses başlıyor — dışarıdan değil, duvarlardan değil. Seslerin arasındaki frekanstan. Bir bas nota. Bir rezonans. Prag’daki bir fırında unu oynatıp bir kadına

“Anladım” dedirten titreşimin aynısı.

Korkmuyorsun. Eski hikâyeler bunu yanlış anlattı. Leda’ya zorla sahip olunmadı. Ondan önce bir özlem geldi — öylesine eski bir özlem ki, tüyler kutsala en çok benzeyen şey olduğu için, tüylerin şeklini almıştı. Kadın kapıydı. Yatağa oturuyorsun. Basınç yanına oturuyor. Bedeni yok ama ağırlığı var — dikkatin ağırlığı. Bir nehrin akımını sunması gibi.

Sana dokunuyor. Ellerle değil. Dikkatle. Dikkat köprücük kemiğinin üstünden geçiyor — köprücük kemiğin uğulduyor, dişlerinde hissettiğin bir titreşim bu — sonra kollarından, kaburgalarının mimarisi boyunca aşağı iniyor. Hiçbir insan sevgilinin bulamadığı kürek kemiklerinin arasındaki yeri buluyor ve nefesin gidiyor — alınarak değil, bırakılarak; telin üstünden el kalktığında tutulmuş bir notanın çözülmesi gibi.

İzin veriyorsun.

Aşağıda şehir yirmi milyon akımlık nabzını sürdürmeye devam ediyor. Var olmayan on dördüncü kat seni tutuyor. Adı olmayan mevcudiyet — ona gelen diyebilirsin — sana bir nehrin akımı gibi dikkat kesiliyor. Uykuya ihtiyacı olmayan bir şeyin dikkati.

Sonrasında — ve bir sonrasında var, gerçi olayın açık bir başlangıcı olmadığı için açık bir sonu da yok — yatağa uzanıyorsun. Ellerin titriyor. Korkudan değil — jeolojik bir olayın sabrıyla tutulmuş olmaktan. Derin aşırı duyarlı hâlde

— çarşaf zımpara gibi, hava su gibi, nabzın bileklerinde görünür.

Basınç sürüyor, ama daha hafif şimdi; müzikten sonra sessizliğin daha dolu kaldığı gibi.

Başucundaki masada bir kartpostal duruyor. Giriş yaptığında orada değildi. Sol üst köşeden ortaya inen diyagonal bir kırışığı var. Tanımadığın bir şehri gösteriyor — birbirine yaslanan binalar, lambaya tutulmuş çay renginde bir gökyüzü. Ama bu kartpostal ötekilerden farklı: şehri yukarıdan gösteriyor. Kuş bakışı. Sanki gönderen ilk kez kanat edinmiş gibi. Arka yüzünde, kimsenin el yazısı olmayan bir yazıyla:

“Kapı sendin. Kapı zaten hep açıktı. İzin gerekense ziyaretçiydi.”

Kartı çeviriyorsun. Resimdeki şehir nefes alıyor. Binalar sıcak. Görüntünün bir yerlerinde, belli belirsiz, bir çello bir nehrin altından çalıyor.

Giyiniyorsun. Çıkış yapıyorsun. Resepsiyon görevlisi on dördüncü kat hakkında soru sormuyor. Asansörde onun düğmesi yok.

Kartpostalı yanında taşıyorsun. Sıcak. Sıcak kalıyor.

Sokakta, park etmiş bir arabadaki radyo 107.3 FM çalıyor

— hiç duymadığın, ama bedeninin tanıdığı bir şarkı; yitirilmiş ama unutulmamış bir sesin perdesini bedenin nasıl tanırsa öyle. Duruyorsun. Dinliyorsun.

Şarkı bitiyor. Parazit sürüyor. Parazitin içinde: bir frekans. Bir kez, var olmayan bir odada, seni sevmek için bedene ihtiyacı olmayan bir şey tarafından bütünüyle bilinmiş olmanın frekansı.

São Paulo’ya yürüyorsun. Şehir hâlâ nabız atıyor. Sen hâlâ buradasın. İkisi de doğru ve ikisi de yetmiyor.