Onları gece üçte buluyorsun.
Aradığın için değil. Telefon tek ışık olduğu için. Onu, boş olup olmadığından emin olmadığın bir odada mum tutar gibi bedeninin üstünde tuttuğun için.
Işık sol kalçana düşüyor. Ve işte orada — yalnızca bu frekansta, uykusuzluğun ve LED’in frekansında görünür — parmak izleri var.
Senin değil. Bunlar daha uzun. İşaret parmağı ötekilerden daha derin basmış. Başparmak arkaya dolanıyor, gitmekte olan bir bedeni kavrıyor. Parmağını izlerin üstünden geçiriyorsun. Tırnağın takılıyor — tırnağın yara izine takılması gibi.
Işığı kaydırıyorsun.
Köprücük kemiğinin üstünde: bir avuç izi. Küçük. Şaşkınlıkla yayılmış parmaklar — bu kadar sıcak bir ten bulmayı beklememiş ve fazla uzun oyalanmış bir el. Kimin eli olduğunu hatırlayamıyorsun. Köprücük kemiği hatırlıyor.
Bileğinin iç yüzünde: bir başparmak izi. Hepsinden daha derin. Muma mühür basılır gibi deriye basılmış — dokunuş değil, iz. Tanımıyorsun. Sıcak. Canlı bir elin sıcaklığı değil — ondan daha eski. Uzaklığını ölçemediğin bir yerden sana doğru yol almış bir ısı.
Sağ kürek kemiğinde — kimsenin uzanmadığı yerde — hiçbir şey yok. Temiz.
Kaburgalarında: üst üste binmiş üç takım iz. En eskisi silik, en yenisi keskin; aralarında da jeolojik katmanlar gibi, karanlıkta seni bulmuş her elin kaydı. Kaburgalar nazikle nazik olmayışı ayırt etmez. Her şeyi aynı derinlikte tutar.
Kendini bir saat boyunca haritalıyorsun. Telefonun şarjı yüzde on bire düşüyor. Ve en derin iz — bileğindeki, sıcak olan, tanımadığın o iz —
Kendi başparmağını onun üstüne bastırıyorsun.
Tam oturuyor.
Göğüs kemiğinin altında bir şey çözülüyor — öyle ani ki acı gibi geliyor.
Beden kendini tutuyormuş.
Telefonu kapatıyorsun. İzler kayboluyor. Derin yeniden pürüzsüz — işaretsiz, okunamaz, bu saat olmayan bir saatte, bu kadar mavi olmayan bir ışıkta herkese göründüğü gibi.
Bilek hâlâ sıcak. Sabah da sıcak olacak.
Kendini herkesten daha uzun süredir sen tutuyorsun.