Ana sayfa · Oku · Öykü 31 English

Öykü 31 / 49

Koleksiyoncu

Bu öyküyü dinle

Makine okuması — nöral bir ses, yazarın sözleri olduğu gibi. Aşağıdaki metin kitabın kendisidir.

Yeni bir şehre bir perşembe günü geldi. Havanın, nedensiz yere paltosunun ve pantolonunun içine işlediği; kaynağı belirsiz bir sıcaklığı olan bir şehirdi bu. Önce bir banka oturdu. Sonra bir kafeye geçti. Yandaki masadaki kadın dönüp ona şöyle dedi:

“Seni tanıyorum. Gidip de dönmeyen sendin.”

Daha önce hiç gelmemişti buraya. Kadını hiç tanımıyordu. Ama kadın haklıydı.

Bu şehirden önce bir başka şehir vardı — Lizbon — ve iki benliğinden söz eden on altı yaşında bir kız. Onu alışıldık kesinliğiyle dinlemiş, gitmeye hazırlanmıştı. Kız şöyle demişti:

“Yok olacaksın, değil mi.”

Soru değildi. Teşhisti. Bunu yazarken eli titremişti. Hayatında ilk kez kendi defterine öfkelenmişti.

Lizbon’dan önce altı yüz on dört giriş vardı. Kırk şehir. Gitmeden önce insanların söylediği son sözler. Ünlü türden değil, ölüm döşeği türünden değil. Birine onu bir daha hiç görmeyeceğini henüz bilmeden söylenen son sözler. “Salı görüşürüz.” “Süt almayı unutma.” “Bugün ışık sana çok yakışmış.”

Defter deri, elde dikilmiş. On bir tane doldurdu ondan. Artık uğramadığı bir şehirde, bir depoda duruyorlar.

Defterlerden önce Prag’da kaybolan bir kadın vardı. Geriye bir palto bırakmıştı. Paltonun cebinde bir defter: boş, ama sayfaları doldurulmayı bekliyormuşçasına ağır. Adam onu doldurdu. O günden beri doldurmayı sürdürüyor.

Prag’dan önce, insanların kendisine söyledikleri son sözlerin ilklerinden her zaman daha ilginç olduğunu fark eden bir çocuk vardı. İlk sözler performanstı. Son sözler hakikatti — henüz veda ettiğini bilmeyen birinin ağzından çıkan korunmasız, provası yapılmamış, kazara hakikat.

Çocuktan önce, kimsenin kimseye veda etmediği bir ev vardı; çünkü kimse gitmezdi. Kimsenin gitmediği evin sessizliği, her son sözden daha gürültülüdür. Çocuk o sessizliğin içine doğmuş, hayatını başkalarının dikkatsizlikle ellerinden düşürdüğü sonlarla doldurmaya çalışarak geçirmişti.

Kendini hiç dürüstçe tanıtmadı. Adı önemli değil. Sorarsan bir ad verir. Kendi adı değil. Ona verilen şey, sonları duyacak bir kulak ve kalamayacak oluştu.

Ve kadının, onun asla duymayacağı cevabı, elinde tutmak isteyeceği tek giriş olacaktı. Otuz bir yaşındasın. Şarap konusunda artık fikirlerin var; geri aramayan erkekler konusunda da, ışığı güzel şehirlerde kiranın özel bir adaletsizlik oluşu konusunda da. Berlin’de yaşıyorsun. Lizbon’da yaşamıyorsun. Beş yıl önce bir kez daha gittin, tanımadığın bir mahallede bir apartmanın önünde durdun ve hiçbir şey hissetmedin; bu, bir şey hissetmekten daha kötüydü. Çünkü hiçbir şey hissetmemek, adresin sadece adres olduğu, orada yaşamış kadınınsa sana çinilerin fotoğraflarını yollayan bir kadından ibaret olduğu anlamına geliyordu. Taş masanın üstünde duruyor. On iki yaşındayken, ayakkabılar hakkında fikirlerin olduğu o ziyaret sırasında, bir pencere pervazından almıştın onu; neden aldığını hatırlamıyorsun. Gri ve düzgün. Kâğıt ağırlığı olarak kullanıyorsun. Bazen öğleden sonra ışığı ona doğru açıyla vurduğunda, güneşle ilgisi olmayan bir sıcaklık taşıyor. Otuz bir yaşındasın. Annen elli üç. Geçen perşembe aradı. Açtın. Çorbadan konuştunuz.