Ana sayfa · Oku · Öykü 29 English

Öykü 29 / 49

Gökbilimcinin Karısı

Bu öyküyü dinle

Makine okuması — nöral bir ses, yazarın sözleri olduğu gibi. Aşağıdaki metin kitabın kendisidir.

Kocası göğü haritalıyordu. O ise şehri bedeniyle haritalıyordu.

Karısının gece iki olduğunda nereye gittiğini bilmiyordu.

Kadın yürüyordu. Hızlı. Ulaşım olmayan, dava güden türden bir yürüyüş; her adım bir argüman, dönülen her köşe bir karşı sav. Piçler Rua da Bica’daki kafeyi almıştı. On dokuz yaşındayken bir kadını öptüğü, şarapla sigaranın ve geleceğin tadını aldığı Travessa do Almada’daki çinili duvarı almıştı. Her perşembe basıp da şehirle yaptığı gizli tokalaşma gibi gördüğü Sé’nin önündeki oynak kaldırım taşını almıştı. Değiştirmişlerdi. Yenisi düzdü. Yenisi doğruydu. Yenisi onun ayağını tanımıyordu. Dört yüz yıl boyunca ayaklar o taşı aşındırmıştı ve bir müteahhit — ofisinde renderlar, tablolar ve mahalle için bir vizyon taşıyan bir adam — gidip onu uyan yeni bir taşla değiştirmişti. Clara uyan şeyler istemiyordu. Hatırlayan şeyler istiyordu. Bu yüzden Alfama’nın kaldırım taşlarında çıplak ayak yürüdü — günün güneşiyle hâlâ ılık olan eski taşlarda. Sıcaklık ayak tabanlarından girip yukarı doğru çıktı. Taşlar üstlerinden geçen herkesin ağırlığını biliyordu. Clara’nınkini de biliyorlardı. Buna dil ya da jestle değil, sıcaklıkla karşılık veriyorlardı. Belirli bir beden için belirli bir sıcaklık.

René bir zamanlar doğum haritasına bakmıştı onun, evliliklerinin başlarında, şaka olsun diye.

“Venüs’ün dördüncü evde,” demişti. “Her zaman bir yeri bir insandan daha fazla seveceksin.”

Clara gülmüştü. René gülmemişti. O bir astronomdu. Haritaların, koordinatlar gibi, konumları tarif ettiğini ama duyguları tarif etmediğini biliyordu. Ama konum doğruydu.

Âşığı yenileniyordu. Gece üçte Rua da Bica’da dururken yumruğunu kafenin duvarına geçirdi.

Kemiği kıracak kadar sert değil. Sıvayı kıracak kadar sert. İz bırakacak kadar sert — kendi boğumlarının, önümüzdeki ay yıkılacak bir yapının yüzeyine bastığı iz.

Sıva döküldü. Toz ayakkabılarına çöktü. Eli kanıyordu. Elini duvara bastı; kırılmış yüzeyin gerisinde, boruları, kabloları, henüz şimdilik canlı olan bir binanın kalp atışını hissetti.

Elini çektiğinde iz kaldı. Kendi biçimi. Kendi kuvveti. Duvarın, makineler gelip onu yeni, temiz ve sevilmesi imkânsız bir şeye dönüştürmeden önce taşıyacağı son insan izi.

Eve gitti. Sokak üstündeki duvara bir kedi oturmuştu — beyaz, bir gözü yeşil, bir gözü mavi — her şeye baktığı gibi ona bakıyordu. René teleskopun başındaydı. Arkasında durdu. Adam dört yüz yıl önce ölmüş bir yıldızı izliyordu.

“Lizbon’u kaybediyorum,” dedi Clara.

René arkasını dönmedi.

“Lizbon hâlâ orada.”

“Benim bildiğim Lizbon değil.”

Netliği ayarladı. Ölü yıldız keskinleşti.

“Zaman içinde var olan bir şeyi sevdiğinde olan budur,” dedi usulca. “Değişir. Sen de değişimi mi sevdiğine, yoksa yalnızca gitmekte olan sürümü mü sevdiğine karar vermek zorunda kalırsın.”

Clara onun sırtına baktı. Omurgasının eğrisine. Ellerinin teleskobu tutuşuna — kesinlikle, sabırla, çoktan yok olmuş şeylere uzanarak geçmiş bir adamın o kendine özgü şefkatiyle.

Bir yerlerde bir radyo — 107.3 FM; Clara’nın tanımadığı bir istasyon — öylesine eski bir fado çalıyordu ki şarkıcısı, René’nin baktığı yıldızdan daha uzun süredir ölüydü neredeyse.

Clara René’nin omzuna dokundu. Adam irkilmedi. Arkaya, bakmadan uzandı ve elini tuttu.

Öylece durdular — onun eli adamın elinde, adamın gözleri ölü bir yıldızda, Clara’nın bedeni şehrin kaldırım taşlarının sıcaklığıyla hâlâ ılık. Fado sürüyordu, dışarıdaki duvar üstündeki kedi nöbetini sürdürüyordu, altlarındaki şehir de kendini yitirip kendine dönüşmenin aynı anda yaşandığı yavaş dönüşümüne devam ediyordu; yeterince yakından ve yeterince uzun bakıldığında bütün sevilen şeylerin yaptığı gibi.

“Yatağa gel,” dedi Clara.

René bir an durdu.

Sonra teleskopu kapattı. Ölü yıldız kayboldu. Yaşayan eş kaldı.

Karanlıkta elleri onu buldu — teleskoptan soğumuş eller, kaldırım taşlarından ısınmış tenine indi. Clara irkilmedi. Şehrin sıcaklığı adamın parmaklarına geçti. Adamın soğuğu ona geçti. Kimin sıcaklığının kime ait olduğunu ayırt edemeyene kadar öyle yattılar.

René onun ardından uykuya gitti. Radyo çalmayı sürdürdü. Kimsenin kaydettiğini hatırlamadığı müzik.