Ana sayfa · Oku · Öykü 24 English

Öykü 24 / 49

Noor’un Kutularının Açıldığı Gece

Bu öyküyü dinle

Makine okuması — nöral bir ses, yazarın sözleri olduğu gibi. Aşağıdaki metin kitabın kendisidir.

Kutular, şubat ayında bir salı gecesi saat üçte, Noor onları Lizbon’daki dairesinde mühürleyip de, bir sınır geçişinden sağ çıkmış birinin inancıyla, kapalı kalacaklarına karar verişinin üzerinden dört yıl yedi ay geçmişken kendiliklerinden açıldılar.

Aynı fikirde değillerdi.

İlk kutuda Türkçe kitaplar vardı — şiirler; sırtları kırılmış, sayfaları sonbaharda İstanbul dairelerinin o kendine özgü kokusunu taşıyan kitaplar. Kitaplar ortaya çıkıp onun boş bıraktığı rafa dizildiler. Alfabetik değil, kronolojik dizildiler — onları okuma sırasına göre; aynı zamanda adını veremediği şeyleri hissetme sırasına göre.

İkinci kutuda ayakkabılar vardı. İlginç değil bu. Ya da olmaması gerekir. Ama ayakkabılar kapıya, bir yere yetişmesi gereken bir kadının yürüyüşüyle — topuk- burun, topukburun — öyle amaçlı yürüdüler ki, Noor yataktan seyrederken göğsünün sıkıştığını hissetti; çünkü ayakkabılar onun unuttuğu bir aciliyeti hatırlıyordu. İlginç olan şu ki, ayakkabılar kapıya kadar yürüyüp biri birazdan çıkacakmış gibi dizildiler, sonra da çıkmadılar; gece boyunca kullanmaya hiç niyetleri olmayan bir çıkışı işaret ederek kaldılar orada.

Üçüncü kutuda fotoğraflar vardı. Sakladığı fotoğraflar değil

— onlar çerçevedeydi, görünürdü, onaylanmıştı. Bunlar gizledikleriydi: kızı iki yaşında, üç yaşında, dört yaşında — gidişten önceki yıllar. Kızının yüzü, aniden biten bir ilerleme içinde yaşlanıyordu; sanki çocuk bir resmin kenarından dışarı adım atıp beyaz kenar boşluğuna geçmişti.

Fotoğraflar havalandı. Kimsenin haber vermediği bir yangından sonra düşen kül gibi yüzeylere kondular — mutfak tezgâhına, banyo aynasına, az önce başının olduğu yastığa. Biri yüzüstü lavaboya düştü; akan musluktan damlayan su mürekkebi akıttı da kızının yüzü, bazı açılardan Noor’un hiç gitmediği bir ülkenin haritasına benzeyen bir lekeye dönüştü. Biri yastığının yanına indi. Kızı üç yaşında, kadrajın dışındaki bir şeye gülüyor. Fotoğraf sıcaktı; ceplerde taşınan fotoğrafların sıcaklığı gibi. Bir de yapışkandı — arkasında belli belirsiz bir iz; sanki görüntü bileğin iç yüzüne, nabzın deriye en yakın olduğu yere bastırılmıştı. Noor artığa dokundu. Süt kokuyordu. Ellerinin titrediğini o ana kadar fark etmemişti; fotoğrafı bırakmaya çalışıp bırakamayınca fark etti. Kızı üç yaşındaydı.

Dördüncü kutuda hiçbir şey yoktu. Boş olduğunu bilerek mühürlemişti onu. Çünkü en ağır kutu boş olandı — getirmemeyi seçtiği her şeyin biçimini taşıyordu.

Boş kutu açıldı ve yokluğunu daireye saldı. Yokluk büyüktü. İkinci yatak odasını doldurdu. Pencerelere bastırdı. Emre’nin eskiden oturduğu sandalyeye oturdu ve mekânı, Noor’un karar vermeyerek verdiği bütün kararların özgül ağırlığıyla işgal etti.

Sabah olduğunda daire yer değiştirmişti. Kitaplar raftaydı. Ayakkabılar kapıdaydı. Fotoğraflar bütün yüzeylere yayılmıştı. Yokluk, ikinci yatak odasındaydı ve o oda, dört yıl sonra ilk kez döşenmişti — yoklukla döşenmişti; bu boş olmakla aynı şey değildir, bir şeyin bekleyiş sıcaklığıdır.

Kapıyı kapadı. Yeniden açtı. Sıcaklık hâlâ oradaydı.

Bu kez açık bıraktı.