On iki yaşındasın ve ayakkabılar hakkında fikirlerin var.
Annen Lizbon’da yaşıyor. Baban “yaşıyor” kelimesini, insanın yabancı dilde bir kelimeyi söylemesi gibi söylüyor — dikkatle, telaffuzu kırılacakmış gibi. Neden gittiğini sormuyorsun. Dört yaşındaydın. Dört yaşındakiler neden diye sormaz. Nerede diye sorar; cevap da şuydu: uzakta.
Odanın iki penceresi var. Biri sokağa bakıyor. Oradan: Arnavutköy, yokuş, sabah altıda ve akşam altıda bir kez daha havlayan komşunun köpeği; sanki dünya yalnızca iki acil durumdan ibaretmiş gibi. Öteki pencere bahçeye bakıyor; aslında bahçe değil, saksılı bir balkon. Baban önce naneyi öldürene kadar fazla suladı, sonra fesleğeni öldürene kadar az suladı, sonra da tümüyle sulamayı bıraktı; sence olan buydu zaten — önce fazla, sonra az, sonra hiç.
Odanda Lizbon’u kuruyorsun. Yer, oje kapaklarıyla, çarşambadan beri açmadığın matematik kitabıyla, birbirini tutmayan üç çorapla ve babanın sabah yaptığı tosttan kalan kabukların durduğu bir tabakla kaplı; sen tostu ayakta yemiştin, çünkü oturmak güne kendini adamak gibi gelmişti ve sen daha güne adanmış değildin.
Maketi değil — o türden bir on iki yaş değilsin. Şehri tariflerden kuruyorsun. Annen fotoğraflar yolluyor. Kendisinin değil — asla kendisinin değil. Sokaklar, köprüler, çiniler. Duvara bantlıyorsun onları. Bant önce parmaklarına yapışıyor. Fotoğraflar sandığından daha hafif — anlattıkları şehirden daha hafif. Renklerine göre diziyorsun: mavi çiniler doğu bölgesine, sarı binalar batıya, nehir alta. Lizbon’a hiç gitmedin. Orayı, bir kitabın içini bilir gibi biliyorsun: başkasının dikkatinden, çerçevelemesinden, sana neyi gösterip — daha önemlisi — neyi göstermemeyi seçtiğinden. Kartondan yaptığın seyir terasının içine küçük bir lamba koydun. Geceleri baban koridor ışığını kapattığında lamba yanıyor ve Lizbon tek penceresi aydınlık bir şehre dönüşüyor; sen de, henüz temkinli olmaya öğretilmemiş bir yüreğin bütün bağlılığıyla, annenin o pencerenin ardında olduğuna inanıyorsun.
Duvarındaki Lizbon’da insan yok. Annen mimariyi, ışığı, yüzeyleri fotoğraflıyor. Asla yüzleri değil. Eskiden bunu sanatsal buluyordun. Şimdi bunun başka bir tür yokluk olup olmadığını merak ediyorsun — burada olduğumu söylüyorum ama seni benim de içinde olduğum bir burayla karşı karşıya bırakmıyorum demenin bir yolu.
Duvarındaki Lizbon’a bir figür yerleştiriyorsun. Kartondan kesilmiş, babanın sende olduğunu bilmediği ojeyle boyanmış. Kapı eşiğinde duruyor. Başparmağın kadar. Ona annenin yüzünü vermiyorsun, çünkü yeterince net hatırlayamıyorsun; bu cümleyi hiç yüksek sesle söylemedin, çünkü söylemek babanın yüzünde o şeyi yapıyor ve sen on iki yaşındasın, babanın yüzünü korumanın görevlerinden biri olduğuna karar verdin.
Kartondan kadın kapı eşiğinde duruyor. Bir tane daha yapıyorsun. Bir tane daha. Haftanın sonunda Lizbon’unda on bir insan var; hiçbiri annen değil ve hepsi kapı eşiklerinde duruyor.
Babanın sesi, kapıdan:
“Yemek.”
Odadan çıkıyorsun. Duvarında fotoğraflardan, kartondan ve bir çocuğun sessiz zekâsından kurulmuş bir şehir kalıyor; birini özlemenin karşıtının, onun bulunduğu yeri inşa etmek, o yeri yabancılarla doldurmak ve her kapıyı açık bırakmak olduğunu öğrenmiş bir çocuğun sessiz zekâsı.
Olur da diye.
Baban kapı eşiğinde duruyor. Aslında dört dakikadır orada. Sen fark etmedin. Senin, annenin yaşadığı şehri duvarda nasıl kurduğunu seyrediyor; annesini elinden alan yeri yeniden inşa edip onu ışıkla doldurmanın ve her kapıyı açık bırakmanın, bir çocuğun yapabileceği en cesur şey olduğunu düşünüyor. Bunu sana söylemek istiyor. Söylemiyor.