Ana sayfa · Oku · Öykü 12 English

Öykü 12 / 49

Vapurları Seyreden Kadın

Bu öyküyü dinle

Makine okuması — nöral bir ses, yazarın sözleri olduğu gibi. Aşağıdaki metin kitabın kendisidir.

Hafize kırk yıldır Karaköy’de, aynı dairede oturuyordu. Evin iki penceresi vardı: biri sokağa, biri Boğaz’a bakardı.

Suya bakan pencereden Üsküdar’ı görebilirdi. Anadolu yakasındaki binalar sayılabilecek kadar yakındı — saymıştı da onları, çok kez; başkalarının koyun saydığı gibi, ama karşı kıyıdaki binaları saymak uyku getirmezdi ona. Hesap yaptırırdı. İlk bu hesabı yaptığında vapur dört liraydı. Bu ne zamandı? On yıl önce. Belki on iki. O zamandan beri rakam çok kez değişmişti; birikimlerini, fotokopinin belgeyi belgenin hayaletine çevirmesi gibi, kendilerinin daha küçük sürümlerine dönüştüren devalüasyonlarla birlikte. Vapur artık dört lira değildi. Ekmek de eskiden olduğu gibi değildi. Ama denklem — vapur eşittir ekmek eşittir imkânsız — bütün değer kayıplarından sağlam çıkmıştı; Türkiye’de sağlam kalan tek şey buydu belki de. Hâlâ dörtlü düşünürdü Hafize. Annesinin, paradan altı sıfır atıldıktan yıllar sonra bile eski lirayla düşünmesi gibi; o hayalet sıfırları kesilmiş uzuvlar gibi üstünde taşıyarak. Dört lira. Kurucu aritmetik. Sayı değişmişti. Sonuç değişmemişti.

Kemeraltı Caddesi’nde bir çamaşırhanede çalışıyordu — kırk yıllık deterjan, ellerine suyun boğaza çizdiği gibi bir harita çizmişti. Kırk yıl. Altmış iki yaş. Pasaport yok. Devalüasyonlardan sağ çıkamayan birikim yok. Ankara’da, pazar günleri arayıp “nasılsın” diye soran ve sesiyle aslında

“lütfen anlatma” demek isteyen bir kızı var.

Vapur saatlerini ezbere bilirdi. Üsküdar’a giden 07.10’u, sonradan hatırlamayacakları gazeteleri okuyan işe gidenleri taşırdı. 08.30 birbirlerinin omzunda uyuyan öğrencileri. 12.15 turistleri. 17.45 eve dönen herkesi. 23.30 — son vapur, kışları daire soğuk olduğunda, çünkü ısınmak da her ay yeniden çözmesi gereken başka bir denklemdi, penceresinden seyrettiği vapur — hiç tanımayacağı insanları, hiç ayak basmadığı bir kıyıya taşıyordu; kırk yıl boyunca baktığı ve bütün o zaman boyunca kendisine bir kez olsun “geç” dememiş suyun karşısına.

Kızı bir keresinde vapur bileti almayı teklif etmişti ona.

“Yalnızca geçiş, anne. Yirmi dakika. Gider, hemen dönersin.”

Hafize hayır dedi. Çabucak söyledi bunu — ret değil, coğrafya olan bir hayırdı. O bu kıyıda yaşıyordu. Karşı kıyı, hayatlarında kenar payı olan insanlar içindi; kenar payı boşluk demekti, boşluksa pahalıydı. Hafize hayatının bütün kenarlarını işle, ekonomiyle, banyodaki boruya sarılmış bantla, ekmeğin artık tuttuğu fiyatla ve ona her sabah, içinde yaşayanlardan daha iyi bildiği ama hiç girmeyeceği bir şehri gösteren pencereyle doldurmuştu.

Bir ağacın duvarın içinde büyümesi gibi büyümüştü kısıtın içinde — onun çevresinden, içinden, mevcut boşluğa uyum sağlayarak ve o boşluğu öylesine doldurarak ki, duvar kaldırılsa özgürleşmeyecekti. Çökecekti. Duvar artık taşıyıcıydı. Su duvardı. Duvar manzaraydı. Manzara da güzeldi.

Adını bilmeyen, başka insanları başka hayatlara taşıyan, yüzücüleri, vapurları ve ölüleri tutan, ama kendisini tutmayan — hiç tutmamış olan — bir su kütlesine kırk yıl dikkat vermek; çünkü tutmak geçmek gerektirirdi, oysa o hiç geçmemişti. Su sevmez, sevemez, sudur. Herkesi tutuyordu ama Hafize’yi değil. Hafize pencerenin önünde duruyor, onun herkesi tutuşunu seyrediyor, tutulmayı istemiyordu; çünkü istemek vapurun tuttuğu paraya maldı, vapurun tuttuğu para ekmeğin tuttuğu paraydı ve ekmek tutulmaktan daha acildi. Kırk yıl boyunca, her gün, acil olanı seçmişti. Güzel olan da suyun öbür yanında kalıp beklemişti; karşı kıyıdaki şehir gibi, sabırlı, ışıklı, ulaşılamaz ve — buradan göründüğü kadar bu kıyıdan farklı olmayan.

Pencereyi kapattı. Yatağa gitti. Vapurlar onsuz işlemeyi sürdürdü. Hep sürdürmüşlerdi. Hep sürdüreceklerdi.

Trajedi bu değildi. Trajedi, Hafize’nin kasım ayında sabah dördün Boğaz’ın tam hangi renge döndüğünü tarif edebiliyor oluşuydu — bir renkten çok sıcaklığa benzeyen, neredeyse renk olmaktan çıkmış bir lacivert — ve bunu tarif edecek kimsenin olmayışıydı. O tarifin, güzel olan, kendisine ait olan o şeyin — kırk yıllık bakışın ürettiği tek değerli şeyin — içinde, suyun yonttuğu ama asla bitiremeyeceği bir taş gibi oturmasıydı; çünkü yontulma seyirci isterdi, seyirci de öte tarafta birini, öte tarafsa bir ücret kadar uzaktı ve ücret ekmekti, ekmek hayattı, hayat pencereydi, pencere manzaraydı, manzara Boğaz’dı ve Boğaz da aşağıda, herkesi evine taşıyordu.

Hafize hariç. Zaten evde olan Hafize’yi. Hep evde olmuş Hafize’yi. Hiç çıkmamış Hafize’yi.