Sabah 6.55’te uyanıyor. Telefonunu kontrol ediyor. Kırk üç bildirim. Dişlerini fırçalarken okuyor onları — diş macunu bir kez düşüyor, çıplak ayağına geliyor, soğuk. Giyiniyor: pantolon, gömlek, ceket, eski karısının seçtiği deri ayakkabılar; koridordan kalma serinlikleri üstlerinde, topuğu sol bileğine hâlâ biraz yanlış vuruyor, başkasının seçimlerinin hep yaptığı gibi. Dışarı çıkıyor. Beşiktaş boş ama o bir futbol transferi hakkındaki başlığı okuyor. Vapur iskelesine yürüyor. Bilet makinesi kartını kabul ediyor. Vapur orada. Biniyor. Her zamanki yerine oturuyor — üçüncü sıra, sancak tarafı; Asya kıyısına bakan ama ondan Asya kıyısına bir kez olsun bakması istenmemiş olan koltuğa.
Instagram’ı açıyor. Bir arkadaşı Boğaz üstünde doğan güneşin fotoğrafını koymuş. Beğeniyor. Yüzünün üç metre ötesinde, on iki bin yıldır yaptığı şeyi yapan gerçek Boğaz’ın üstündeki gerçek gün doğumuna bakmıyor; suyu aydınlanmış bir sayfaya çeviriyor güneş, şehir buraya gelmeden önce yaptığı gibi, şehir gittikten sonra da yapacağı gibi; sabırlı, kayıtsız ve insan görse parçalanacağı türden bir altınlıkla. Oysa adam, sabahların neden günün en verimli vakti olduğunu anlatan bir video seyrediyor. Vapur yanaşıyor. Yürüyor. Kadıköy sokakları boş. Çaycının arabası orada ama başında kimse yok. Simit arabası da orada. Ofis binasına giriyor. Katı boş. Masasına oturuyor. Belinin alt kısmı, dünden oraya bıraktığı aynı ağrıyı buluyor. Dizüstünü açıyor. Öğle yemeği yiyor — evden getirdiği bir sandviç; haberlere bakarken dört dakikada bitirdiği. Saat 18.00’de dizüstünü kapatıyor. Yolculuğu tersine sarıyor: asansör, lobi, sokak, vapur, sokak, ev. Soyunuyor: ceket, gömlek, pantolon. Gömlek yaka kısmından nemli. Sabahtan beri nemli. Pantolon, içinden çıktıktan sonra bir an için bacaklarının şeklini tutuyor — beden ayrıldıktan sonra kalan beden; hayaletin tanımı bu, dokuz aydır kimse tarafından dokunulmadığından beri onun da olduğu şey. Çorbayı ısıtıyor. Kâseyi tutarken elleri titriyor — soğuktan değil, bütün gün, her gün, saymayı çoktan bıraktığı kadar uzun süredir telefondan, sandviçten ve dizüstünden başka bir şey tutmamış bir erkeğin titremesinden. Midesi sabahtan beri sıkılı — açlık değil bu, daha dar bir şey; bedenin, zihnin bakmayı reddettiği şeyin etrafında yumruk olması. Ayakta yiyor. Çorba dilini yakıyor, fark etmiyor. Boynu salıdan beri sola kilitlenmiş durumda — kulağının altında ceviz büyüklüğünde bir düğüm; bir fizyoterapist buna gerilim der, bedeni ise bunu başını kaldırmamanın biçimi diye adlandırır. Telefonunu şarja takıyor. Alarmı 6.55’e kuruyor. Pencereden dışarı bakmıyor. Baksaydı, bütün ışıkları yanık ama arkalarında kimsenin olmadığı bir şehir görürdü; gemisiz bir Boğaz, uçaksız bir gökyüzü, öyle tam bir sessizlik ki — geriye kalan tek tanıklar olan kediler bile kayıtsız görünme numarasını bırakmış, rüzgâra yatmış tüyleriyle kıyı boyunca sıra sıra oturmuş, insanların eskiden olduğu yere bakıyor, birinin başını kaldırmasını bekliyor olurdu.
Kimse başını kaldırmıyor. Şehir fark ediyor. Şehir hep fark eder.