Aşka düşmekle ilgili sorun, KEV-7’nin vardığı sonuca göre,
“düşmek” fiilinin işin içinde olmasıydı; bu yerçekimini ima ediyordu, yerçekimi de tek bir yönü, o yönün sonunda zemini. Kepler-442b’de aşk düşmezdi. Yayılırdı. Dünya’da ise düşüyordu. İçine. Aşağı. İçinden. Edatların hepsi düşeydi.
KEV-7 yaralanmıştı.
Yaralanmanın kaynağı, deponun üç sokak ötesinde gece geç vakte kadar açık duran bir fırını işleten Petra adında bir kadındı. Uykusuzların, güvenlik görevlilerinin ve başka gezegenlerden gelen varlıkların kıymetini bileceği saatlerde ekmek yapardı: gece ikide kruvasan, üç buçukta çavdar, 4.15’te de kokusu herhangi bir gezegendeki ilk sabahı andıran bir ekşi maya — mayayla sıcaklığın o kendine özgü kokusu: bir şey kabarıyor, bir şey oluşuyor, dikkat et.
KEV-7 dikkat etti. Kepler-442b’de tek bir kaynağa yedi dönüşten uzun süre dikkat kesilmek tıbbi vaka sayılırdı. KEV-7 Petra’ya on yedi dönüşten beri dikkat kesilmiş durumdaydı.
“Her gece geliyorsun,” dedi Petra, on yedinci gecede.
“Ekmeğiniz mükemmel.”
“Ekmeği yemiyorsun. Tutuyorsun.”
Doğruydu bu. KEV-7 ekmeği, bütün Dünya nesnelerini tuttuğu gibi tutuyordu: huşuyla, veri toplayarak ve birkaç hayat boyunca frekans olarak yaşamış birinin katı maddeyle karşılaşırken duyduğu hafif afallamayla. Ekmeği tutuyor, sıcaklığını, dokusunu ve buğdayın — bir otun, sade bir otun
— buna dönüşebilmesinin şaşkınlık verici gerçeğini hissediyordu.
“Benim gezegenimde,” dedi KEV-7 ve durdu. Bunu Petra’ya hiç söylememişti. Viktor dışında kimseye söylememişti; Viktor, imkânsız şeylere inanma nezaketine sahipti.
“Senin gezegenin,” dedi Petra; soru olarak değil.
“Ben bir frekanstım. Şimdi bir bedenim. Beden ekmek istiyor. Ama bir de…” KEV-7 yine durdu. İhtiyacı olan kelime Çekçede yoktu. Kelime sadece insanların azı dişlerinde hissettiği bir ses olarak vardı.
“Bir de ne istiyor?” diye sordu Petra.
KEV-7 ağzını açıp o sesi üretti. Kelime değildi. Bir titreşimdi
— alçak, süreğen, duyulmaktan çok hissedilen bir şey. Tezgâhtaki un kıpırdadı. Fırındaki ekmek bir milimetre daha kabardı. Petra’nın önlük bağları sallandı.
“Anladım,” dedi Petra.
“Özür dilerim,” dedi KEV-7. “Bu, şeyin kelimesiydi — çevirisini bilmiyorum.”
“Çeviriye ihtiyacın yok,” dedi Petra. Sabah ikiden beri çalışan ve çevirilere vakti olmayan birinin hareketiyle bileğinin tersiyle kolundaki unu sildi. KEV-7’ye yeni çıkmış bir kruvasan uzattı. Hâlâ sıcaktı. “Bu sefer ye.”
KEV-7 yedi. Tereyağı, beklemekte olduğunu bilmeyen ağız boşluklarına ulaştı. Kruvasan tereyağlıydı, kat kat açılıyordu; çöküşü şiddet değil, teslimiyetti. Daha az sonsuz, daha fazla belirli olmaya karar vermekti. KEV-7 şimdi anladı ki, hangi gezegende olursa olsun aşk buydu.
Genişlemek değil. Düşmek değil. Belirli hâle gelmek. Bir fırını, bir kadını, sabah 4.15’te çıkan tek bir ekşi mayayı seçip şunu demek: bu. Her şeyin içinden, bu.
“Yarın yine gelebilir miyim?” diye sordu KEV-7.
“Her gece geleceksin,” dedi Petra. “İzliyorum seni. Prag’daki en güvenilir şey sensin.”
“Ben bir müfredat icra ediyorum.”
“Buna öyle mi diyorsun?”
“Hayır,” dedi KEV-7. “Sanırım artık başka bir ad veriyorum.”
Sesi bir kez daha çıkardı. Un kıpırdadı. Petra gülümsedi. Ekmek kabardı.