Ana sayfa · Oku · Öykü 5 English

Öykü 5 / 49

Kahvecinin Hafızası

Bu öyküyü dinle

Makine okuması — nöral bir ses, yazarın sözleri olduğu gibi. Aşağıdaki metin kitabın kendisidir.

Halil Hassan, Karaköy’de aynı arabadan kırk iki yıldır kahve satıyor. Elleri yanıkların haritasıyla dolu — sol başparmağındaki 1994’ten kalma yara izi hilal gibi, sağ avucundaki nasır ise cezveyi bezsiz tutabilecek kadar kalın. Dizleri yağmuru meteorologlardan önce sezer. Oturmaz. 1983’ten beri çalışma saatlerinde bir kez bile oturmadı; çünkü o yıl, bir adam başkaları ayaktayken oturuyorsa dinlenmeyle teslimiyeti birbirine karıştırmış demektir diye karar vermişti. Kahve alan herkesi hatırlar.

Şunları görmüştür: çocuklarından daha uzun yaşayacak bir kadın. Ünlü ve mutsuz olacak bir oğlan. Elleri birbirine dolanmış, ama gelecekleri dokuz ay sonra ormanda ikiye ayrılan bir yol gibi temizce ayrılacak bir çift; her iki yolu da görebilir, ama hiçbirinin geri dönmediğini de. Kahvesine çift şeker isteyen ve önünde on bir yıl olan bir adam. Şekersiz isteyen ve önünde kırk yıl olan bir başka adam. O bilme hâli

— hep buharda, daima buharda, pencere buğusunda beliren bir yüz gibi gelir — geri alınamaz. O bilgi, kaburgalarının gerisinde bir şeyi sıkar. Kırk iki yıl geçmiş, beden hâlâ bir geleceği ürpermeden karşılamayı öğrenememiştir. Hafızasında doksan bin gelecek taşır. Çoğu sıradandır. Bazısı değil. 1987’den beri doğru dürüst uyumamıştır.

Olağanüstü olan şey hatırlaması değil. Bazı anılarının henüz gerçekleşmemiş konuşmalara ait olması. Ve bazen hiç gerçekleşmeyecek konuşmaları da hatırlaması — birinin neredeyse seçtiği ama seçmediği mümkün gelecekleri, insanların dönüşmemeyi seçtiği benliklerin hayaletleriyle yapılan konuşmaları.

“Bana kızını soracaksın,” demişti 1994’te bir kadına.

Kadının kızı yoktu. 1996’da oldu. 1998’de arabaya geri dönüp kızını sordu. Halil ayrıntılarda hiç yanılmadı. Sonuçlarda ise hiçbir zaman haklı çıkamadı.

Bir keresinde, 2003’te, bir adama şöyle dedi:

“Oğlun ud çalmayı çok güzel öğrenecek.”

Adamın oğlu yoktu. Oğlu olması yönünde bir planı da yoktu. Güldü ve kahve sipariş etti. Yirmi yıl sonra Halil onun geri geldiğini görmedi. Adamın bir oğlu olmuştu. Oğul güzel çalıyordu. Adam, Halil’in zaten bildiğini sormak için geri dönmemişti — ve geri dönmeyişin içinde Halil, onu bütün geleceklerden daha çok huzursuz eden bir ihtimal gördü: bazı insanların geleceklerinin teyit edilmesini istememesi. Bazı insanların körlüğü tercih etmesi. Birinin mutluluğu konusunda haklı olmanın bile zalimce bir yanı bulunması.

Bir keresinde genç bir kadın geldi kahve arabasına — geçen yıldı bu, ilkbahar; İstanbul ışığının suyu eski sikkelerin rengine çevirdiği mevsimde — ve daha siparişini vermeden Halil şöyle dedi:

“Bedenini bir oturma odasında bulacaksın. Nefes almıyor olacaksın. Seni gerçek yapan şeyleri sayacaksın.”

Kadın ona baktı.

“Anlamadım.”

“Anlayacaksın,” dedi Halil. “Dokuz yaşına geldiğinde ve annen çorbayı karıştırırken, ışık yeniden tam bu renkte olduğunda.”

Kadın bir daha geri gelmedi. Uyarıldı mı, lanetlendi mi, Halil bilmiyor. Bu ayrım çoktan anlamsızlaşmıştı.

Öte yandan kahvesi kusursuzdur. İnsanlar kahve için geri gelir. Kehanetler bedavadır ve istenmeden verilir. Onun bildiği şey ise daha sonra gelir — yıllar sonra, bazen on yıllar sonra — hatırladığı konuşma nihayet yaşandığında ve insanlar, kendilerinin erken değil geç kaldıklarını yeni anlamış kişilerin yüzüyle arabasının önünde dikildiklerinde. Fena halde, geri döndürülemez biçimde geç.

Biri vardı. Babasıyla her cumartesi gelen yedi yaşında bir kız çocuğu. Hiçbir şey sipariş etmezdi — buharı seyretmek için ayaklarının ucuna yükselirdi yalnız. Halil ona baktığında kesintisiz altmış üç yıllık bir mutluluk görürdü. Evlilik, çocuklar, bir bahçe, on altı yıl yaşayacak bir köpek, seveceği bir meslek, yetmiş yaşında uykusunda, üniversiteden beri kendisini seven bir adamın yanında ölüm.

Sonra baba. Halil babaya baktı ve sekiz ay gördü.

Adamın kahvesini, titremesini engelleyemediği ellerle doldurdu. Adam fark etti.

“İyi misiniz?”

Halil gülümsedi. Gülümseme değildi bu. Bir başkasının önünde kalan hayatının tamamını hafızasında taşıyan ama

“Bunu yavaş iç. Kızının ayaklarının ucuna yükselişini seyrederek bir fincana son kez şeker dökeceğin son sonbahar bu,” diyemeyen adamın taktığı maskeydi.

“İyiyim,” dedi Halil. Kahve arabasının arkasından söylediği üçüncü yalandı bu.

Başka bir şey söylemedi Halil. Kahvenin izin verdiği bundan fazlası yoktu.

Baba şubatta öldü. Kız geri gelmedi. Halil bekledi. Cumartesiler geçti. Buhar seyircisiz yükseldi. Kız için altmış üç yıllık bir mutluluk görmüştü; ama o mutluluk, yaklaşmasını seyredip de engel olamadığı bir kederle başlamıştı. Kız, Halil’in bildiğini bilmiyordu elbette; yine de kahve arabasını, babasının hayatta olduğu son cumartesilerle ilişkilendirmişti ve oraya dönmek, babasına da dönmek demekti. Bu yüzden dönmedi.

Halil hafızasına hiçbir şey eklemedi. Gerek yoktu. Yokluk zaten oradaydı; ayaklarının ucuna yükselen bir kızın şekli, buharda saklı.

Bir fincan dolduruyor. Kahve buhar çıkarıyor. Halil, o buharın içinde henüz olmamış bir şeyi görüyor.