Bunları bir biniş kartının arkasına yazdı: B7 kapısı, 22.40, hiçbir yere gitmeyen bir uçuş. Kalem bir otelden yürütülmüştü. Yazı onundu ama eli titriyordu.
-
Seni hatırlayan şeyleri satarak başla. Para için değil. Çünkü sıcaklığını yeterince uzun süre emmiş her nesne senden bir beklentiye girmeye başlar — döşeğe bıraktığın ağırlık, kolçağa dirseğinin açtığı çukur, her gün tekrarlanan küçük kararların hayatının yüzeyine açtığı iz gibi.
-
Ellerine dikkat et. Kaybolmaya başlayacak ilk parçan onlar olacak — gözle görünür, dramatik bir biçimde değil; kimse tutmadığında eller nasıl kaybolursa öyle. Eklemler yumuşayacak. Parmak izleri ihtiyari hâle gelecek. Bir kapı koluna uzanacak ve metalin, tanımadığı birinin dokunuşuna duyduğu şaşkınlığı hissedeceksin. Kahve fincanın tezgahta durup soğuyacak. Kimi beklemesi gerektiğini bilmeyecek.
-
Varış noktası olmayan bir bilet taşı yanında; soru sormayan bir adamdan alınmış olsun. O da kayboluyordu. Sadece senden biraz ilerideydi.
-
Kaybolana kadar yürü. Sokak levhaları çalıştığın ama hiç öğrenemediğin bir dilde olduğunda ve binalar, duymaman gereken bir sırrı paylaşan eski dostlar gibi birbirine eğildiğinde kaybolduğunu anlayacaksın. Kartpostallardaki şehir budur. Onu hiçbir haritada bulamayacaksın. Sorun haritanın kendisi. Bir kâğıt kayığa katla onu. Bir çeşmeye bırak. Şehir seni bulur.
-
Prag’ın kuşları ekmek kırıntılarını yemez. Toplarlar. Gaganın birinde ceket kolundan kopmuş bir parçayı görürsen bırak taşısın.
-
Altıncı günün sonunda yansıman vitrin camlarıyla pazarlığa girişecek. Yedinci günse bir ses bırakmaktan vazgeçmiş olacaksın. Konuştuğunda hiçbir şey çıkmayacak. Bu bir kayıp değil. Tamamlanmadır.
-
Nehir kıyısındaki bir kafeye var. Kahvenin tadı, evde kendi yaptığın kahvenin tıpatıp aynısı olacak. Garson siparişi yazmayacak. Odaya ait mimariyi bilişi gibi bilecek onu: yokluğunu yeterince uzun süre gözlemiş olduğu için, o yokluğun içini neyin doldurduğunu anlayarak.
-
Adını sorduğunda ağzını aç. Dışarı çıkan ses bir ad olmayacak. Garson başını sallayacak.
“Hoş geldin,” diyecek.
-
Üç saat otur. Ya da üç dakika. Zaman
-
Kafe. Geri dönme. Geri dönmek, hâlâ biri olmanı gerektirir; oysa
-
Özgür. Ya da hiçlik. Bu iki hâl arasındaki mesafe tam olarak bir
-
O hâlâ burada. Kahvenin içinde. Binaların arasındaki boşlukta. İnsanların neredeyse yaptığı konuşmalarda. Kaybolmak, var olmaktan çıkmak değildir. Kendin olmayı öyle derinleştirmektir ki varoluş seni takip etmeyi unutur.
Uçuş çağrıldığında biniş kartını koltuğun üstünde bıraktı. Ondan sonra oturan adam kartı buldu, çevirdi, yazıldıkça küçülen bir el yazısıyla verilmiş talimatları okudu; sanki onları yazan kişi yazarken bile kayboluyordu. Kartı sakladı. Cüzdanında taşıyor. Talimatların hiçbirini izlemedi hiç. Ama bazen gecenin küçük saatlerinde kâğıda dokunuyor ve tek bir biniş kartı süresince havaalanındaki en dürüst insan olmuş bir kadının el sıcaklığını hissediyor.