Çantalı Adam
30lu yaşlarıma kadar seyahat etmeye vakit bulamadım. Çocukların aileleriyle gezdiği küçük yaşlarda bizimkilerin işle uğraşmaktan ayıracak vakitleri yoktu. Her yıl okul açıldığında arkadaşlarımın yaz hikayelerine karşılık benim uydurma seyahatlerim kah Bodrum kah Yunan adalarında suya girmişliğim vardı.
Tam işler yoluna girecek derken on dört yaşımda babam öldü. Hala tam olarak bilemiyorum sebebi ama bir akşam yoktu artık. Annem bir süredir üzgün ve ağlamaklıydı ama o hafta hiç durmadan ağladığını anımsıyorum. Bizse donakalmıştık sanki. Sonra yazları çalışmaya başladım. Önce dondurmacı çırağı, sonra sinemada yer gösterici ve ardından diskoda ufak tefek işler ve sonunda diskjokeylik.
Müzik hayatımı değiştirmişti. Yazları harçlık için dj olarak o günün popüler şarkılarını çalıyordum. Madonna dolu geceler yıllar içinde beni radyo programlarına taşıdı. Popüler müzikle para kazanmak için ilgim devam etti, Global 100 programında Taylor Swift Jessie J. Maroon 5 çalarken radyo ile anlaşmama göre kendime özel bir kuşak daha yapıyordum.
İşte bu sayede otuzumdan sonra her yıl bir veya iki kez bir bölgeye gider oranın geçmişi, alışkanlıkları ve müziğini yansıtan bir hazırlık yapardım. Son beş yıl içinde İzlanda'ya da Barcelona'ya da gittim ama çoğunlukla Türkiye'de gezmeye ağırlık veriyordum. Bu yılda İstanbul'da Bizans'tan bugüne Rum müziği üzerine çalışmak için bir aylık seyahatime Büyükada'dan başlamıştım. Çantalı Adamla karşılaşmam da yağmurlu bir Haziran akşamı beklenmedik bir şekilde bu yolculukta oldu.
Haziran'ın başlarıydı, seçim yeni bitmişti, herkes televizyon başında sonuçları beklerken ben Kabataş’tan kalkan bir vapurun kenarında elimde kalem kağıt küçük beyaz bir defter içine eskizler yapıyordum. Adaya gelince Splendid oteline yerleştim. İskeleden yukarı, saat kulesinin çaprazı, yokuşun ortasındaydı bu eski bina. Odalar yeni değildi ama bakımlıydı, giriş katının hemen üstünde meydana bakan bir oda seçtim, fırsatım olduğunda insanları ufacık balkondan izleyebilmek için.
Tatilcilerin gelmesine bir iki hafta vardı, günübirlikçiler ise tek tük geliyorlardı hava hala oldukça serindi. İki planlanmış işim vardı. Birincisi Selim Bey, ikincisi de tek tük kalmış azınlık üyeleriyle sohbetlerdi. Boş kalan zamanımı da notlarımı toparlamak, internetten araştırma yapmak ve program hazırlıklarımı tamamlamaya ayırmıştım. Büyükada ile birlikte diğer Prens Adalarını da ziyaret etmek ve sonra da tatilciler yola çıkarken İstanbul'a dönmeyi planlamıştım.
Selim Bey tam bir İstanbul beyefendisiydi. Kendisiyle aile dostumuz olması vasıtasıyla tanışırdık. Emekli olduktan sonra Büyükada'ya yerleşmişti. Maden'de şimdilerde yıkık olan Horoz gazinosunun karşısındaki Mason sembolleriyle süslü evde oturuyordu. Satın mı almıştı bilemiyorum ama evin arazisi denize kadar uzanıyordu, beni sahilde ağırladı, akşam kahvesi yemeğe doğru dönerken bana Büyükada'dan hikayeler anlatıyordu. Cumhuriyet öncesi entrikalar, Troçki'nin sürgünü, 6-7 Eylül olaylarının etkisi, Gomidas' aşık olan Matmazel Etel'in yüz yaşına kadar piyano dersi vermesi..
Tekrar görüşmek üzere diyerek iznini istediğimde gece yarısını geçmişti saat, yolda fayton yoktu, hava çok serinlemişti, adımlarımı olabildiğince hızlandırarak yokuşlardan aşağı Çınar Meydanı'na indim. Uzaktan bir klasik müzik bestesi sanki çizgi film sahnesinde yarı açık bir pencereden notalar şeklinde uçuşarak bana doğru geliyordu. Soluk mavi boyalı eski bir köşkün bahçesine adım attım sanırım, hiç tanımadığım bir kadınla göz göze geldim yarım açık pencerenin arasından, dünyadaki en güzel sarışın kadın o olmalı diye düşünürken müzik bitmek üzereydi, nereden bildiğimi bilmiyorum ama öyleydi, eminim, tıpkı seyrek saçlı ondan yaşlıca bir adamın saçını tarayan siyah elbiseli şapkası yüzünü örten bir kadın gördüğüm gibi.
Otele nasıl geldiğimi anımsamıyorum ama ertesi gün akşama kadar uyudum, rüyalarımda tepedeki Eski Rum Yetimhanesinde bir davet veriyordum, piyanisttim ve açılış parçası olarak Mitropoulos'un Yunan sonatını çalmam gerekiyordu. Tüm davetliler en şık elbiseleriyle etrafına toplanmışlardı, ellerimin titremesine hakim olamıyordum gülümsememi kaybetmesem de, piyano çalmayı bilmiyordum, ne işim vardı burada?
Akşam saatlerinde Büyükada muhteşem oluyor. Saat kulesi hafif hafif ışıldarken kendimi eskiden bir pastanenin önünde un kurabiyelerini birer birer yerken buldum. Solumda iskelede vapurdan çıkan az sayıda yolcu, sağımda Kardeşler şarküteri, karşımda ise bira fıçılarının üzerinde midye tava ve kokoreç veren bir birahane.
Yağmur hızını arttırmıştı ama kimsenin umurunda değil gibiydi. Zabıtalar Starbucks'ın önünde sohbet ediyorlardı. Yeni evli bir çift sakin adımlarla at arabası kuyruğuna yürüyordu. Seyyar satıcılar iskelenin oyuğuna sığınmış uzaktan sesleri geliyordu. Çarşı içindeki esnaf tenteleri açmakla meşguldü. Kedilerse aşağı yukarı yemek peşinde dolanıyorlardı. Pastanede tek başımaydım, birahanede ise iki masa vardı sadece. Birinde iki erkek hararetli bir şekilde futbol konuşuyorlardı, keyifleri yerindeydi ve zaman zaman kahkahaları tüm sokağı inletiyordu. Dükkanın en uzak köşesinde arkadan görebildiğim kadarıyla 40lı yaşlarda saçını topuz yapmış mavi desensiz elbiseli bir kadın yemek yiyordu. Kadın garsona doğru seslendiğinde elleri dikkatimi çekti, sıra dışı olduklarından değil ama bir yerden tanıdık geldiğinden.
İşte tam o anda iskeleden yukarıya çıkan oldukça sıradan görünümlü bir adamı fark ettim. Taşıdığı çanta adamdan daha ilgi çekiciydi işin doğrusu. Büyükçe kahverengi deri bir çantaydı. Bavul denemezdi ama içine bayağı bir şey sığacak, görmüş geçirmiş bir çantaydı. Adam yaşlıca görünüyordu, hafif göbekli, kararan havaya uyumsuz yuvarlak renkli güneş gözlüklü, fötr şapkalıydı. Çantayı taşırken biraz zorlanıyor gibi gözükse de bunu çok önemsediğini hissettiriyordu vücut dili. Yokuştan sola döndü, önümden geçti ve tereddüt etmeden birahaneye girdi.
Çantalı Adam neredeyse tam karşıma oturdu. Garsona iki bira ve bir patates tava sipariş etti. Aramızda yaklaşık beş metre vardı. Dikkatimi neyin çektiğini şimdi biliyorum ama o anda anlaşılmaz şekilde Çantalı Adamı takip ediyordum. Yoldan tek tük geçenlerin farkında bile değildim, hayat arka planda akıyordu, ben seyirci, o da oyuncuydu.
Hakkı biralarla geldi, masaya bıraktı iri cüssesinden beklenmeyecek bir çabuklukla ve abi çantanı koysana yere merak etme dedi. Çantalı Adam oralı olmadı, çok önceden planlanmış her hareketini bildiği bir oyunda sonraki hamlesini yapacak usta bir oyuncu gibiydi. Çantaya uzandı, seyirci yetire koymasını beklerken o dikkatlice kaldırdı çantayı ve yanındaki sandalyenin üstüne yerleştirdi, biralardan birini de önüne çekti. Gülümsedi ve büyükçe bir yudum aldı.
O arada kadının kalktığını gördüm, Çantalı Adamla kaçak bir bakışma sonrasında birahaneden çıktı, Yunan adalarından bir çiçek kokusu hayal mi ettim yoksa öyle mi kokuyordu emin değilim. Bu arada Çantalı Adam gözlüğünü çıkardı ve neredeyse bembeyaz gözlerle bana doğru baktı. Ya da bir yerlere bakıyordu ama o gözlerden bir şey anlamak mümkün değildi. Ansızın çantaya döndü bakışları, sanki içini görüyordu, konuştuğunu düşünebilirdim çantayla aklımın yerinde olduğundan emin olmasam.
Birasını bitirip patatesi yarılayınca hesabı ödeyerek daha ağırlaşmış gibi gözüken kahverengi deri çantayla faytonlara doğru yürüdü. Yanımdan geçerken hafif bir şapka selamına benden bir baş sallamayla karşılık aldı. On beş dakika sonra Splendid'de yatağımda uyumaya çalışıyordum meydanın kısık ışığı balkondan düşünceli bir bulut gibi içeri süzülürken.
Ertesi gün koşturmacayla geçti. Öğlene kadar adada az sayıda kalan Rum balıkçı ve lokantacılarla konuştum, hikayeleri eski günlere özlemle doluydu, günün devamında ise ziyaret edebileceğim uzun süredir Büyükada'da yaşayan Rum aileleri tespit etmek için araştırma yaptım. İşle ilgili gibiydim ama kalbim akşam vapurunu bekliyordu nedense, sanki karşılayacağım bir sevgili varmış gibi rahatsız bir heyecan içindeydim.
Sonunda hava usulca kararmaya başlayıp sokakların akışı akşama dönerken kendimi meydandaki saatin önünde oyalanırken buldum. Vapurdan gelenleri takip ediyordum. Şarküteriye mal getiren iki hamal el arabalarını ağır ağır çekiyorlardı, yanlış zamanda gelmiş havasında kalabalık bir turist grubu ellerindeki broşürlere bakarken dönerci ve köfteci tarafından hanutlanıyorlardı, işten döndüğü belli bir kaç adam, alımlı yaşlıca bir kadın, tekerlekli sandalyesini yardımcısının ittiği bir kadın ve Çantalı Adam.
Çantalı Adam aynı birahaneye oturdu. Ortalarda bir masaya yerleşti, uzaktan takip ediyordum hareketlerini, bir öncekinin akşamın tekrarı mı olacak diye merak ediyordum. Yine iki bira ve bir patates tava Hakkı'nın kocaman ellerinde masaya geldi, biraların birini çantanın önüne koyan adam, önceki günkü gibi bir süre sonra birasını bitirip kalktı. Ben bu arada birahanenin etrafında aşağıda Mado'dan yukarıda Kardeşler'e kadar sürekli attığım turları bırakmış ve kendime bir midye tava söylemiştim. Hakkı masayı hazırlarken Çantalı Adamı sordum, ne de olsa hatırlayacağı bir sahneydi. Hiç tanımıyorum dedi, bu ikinci gelişi ama hareketleri bayağı tuhaf, bira ısmarladıktan sonra ben getirirken çantaya doğru hafifçe bir şeyler mırıldanıyor, deli biraz abisi ya, burada olur böyleleri bazen, sevdiği birini kaybetmiştir vardır bir sıkıntısı.
Sonraki akşam un kurabiyeleri ardından aynı sahne tekrar yaşandı. Dördüncü akşam da karşıdaki birahaneden izledim aynı sahneyi. Beşinci gün başka bir şey düşünemez haldeydim akşamı beklemek dışında. Çantalı Adam aynı giysiler, tavır ve çantasıyla yine geldi. Onu ilk gün gördüğüm masaya oturdu. Ben de yanındaki masaya geçtim. İkimiz ve çanta dükkanın bir cephesinde duvar oluşturmuştuk dışarıya karşı, arkamızda tek tük müşteriler kokoreç midye tava bira ve salata ısmarlıyorlardı. Ay tepsi gibiydi tepemizde, bütün ışıkları söndürsek de aydınlık kalırdı ortalık.
Yakından takip ettim hareketlerini, gömlek kolları ceketinin içinde kısa kalıyordu, kol düğmesi yoktu, sol kolunda bir bileklik vardı, üzerinde motifli M ve A harfleri. Takım elbisesi hafif çizgili ve soluk kahverengiydi, saat takmıyordu, ayakkabıları ise genel görünüşünden farklı, pırıl pırıl cilalı ve pahalı görünümlüydü.
Yaklaşık bir saat geçirdi birahanede, garsonla konuşması gerektiğinden fazla konuşmadı, yoldan geçenlerle ilgili değildi, bir iki kere çantaya doğru eğildiğini gördüm, dudakları kıpırdıyor muydu, çantayla konuşuyor muydu bilemiyorum.
Çanta bu sırada sakin bir şekilde iskemlesinde oturuyor, etrafı merakla izliyormuşçasına dikkat kesilmiş duruyordu. Birasından içmiyor, patatesini yemiyordu ama orada olmalarını istediğini hissettiriyordu. Adama attığı kaçamak bakışlardan dilinin ucunda söyleyecek bir şeyleri olduğunu, neredeyse hüzünlü bir şiirmiş, gözyaşı mendil hatıralar varmış gibiydi. Geçen bir saatte bütün bunları yalnızca ben mi görüyordum?
Gece çok sıkıntılı geçti, yine rüyalar aleminde ter içinde dolandım. Uyanmak istiyordum ama Selim Bey'in bahçesinden çıkış yoktu. Sokak kapısı benim üç misli boyumdaydı, açmama imkan yoktu, duvar ulaşılmaz, evin kapısı açılmazdı. Tek çare bahçede dolanmaktı. Sonunda deniz kenarındaydım tekrar. Selim Bey ve iki adam bir piyanoyu denize indirmek için uğraşıyorlardı. Sahilin denize bakan kısmı ve iskelenin üstüne büyük beyaz mumlar dizilmişti, zifiri karanlığı aydınlatan tek şey. Selim Bey hadi gel dedi hazırladık piyanoyu, Faust'un valsini çalmanı bekliyoruz hepimiz.
Hepiniz mi diye soracak oldum, hangi hepiniz? Piyanonun başındaydım, suyun içinde, çalıyordum çılgınca, bu kadar güzel nasıl çaldığımı anlayamadım ama kendime hayran kalmıştım, büyük piyano virtüözü Büyükada gece konserinde, mumların ardına dizilmiş gece elbiseli kadınlar ve şık bayların alkışları ardından parçasını tamamlıyor. Alkışlar inletiyordu sahili, iskelenin ucundaki grup özellikle çılgınca alkışlıyordu, selam vermek için kalkmak istedim, sandalyeme bağlı olduğumu o zaman fark ettim, alkışlar artarken ben suya gömülüyordum, piyano duruyordu, alkışlar boğuklaşıyordu, artık hava alamaz olmuştum, su serindi ama rahatsız hissetmiyordum, ciğerlerimde hava kalmamıştı, çok güzel çalmıştım.
Büyükada karabasanları ateşli ve uzun sürüyor olmalı, otel yöneticisi merak etmiş, odaya girmiş, beni ter içinde bulunca doktor çağırmış, ancak kendime geldiğimde çalışacak halim yoktu. Günün geri kalanını akşam serinliğinde Nizam'dan Lunapark'a uzunca bir yürüyüşü tarihi köşkler ve çam ormanları arasında yaparak geçirdim. Nefes almak kendimi toparlamak için bir fırsattı ama aklım akşam vapurundaydı. Elimden geldiğince hızlı koşar adımlarla meydana geri döndüm. Tahmin edeceğiniz gibi doğruca birahaneye yöneldim, Çantalı Adamı görememek endişesi içindeydim, belki de kurtuluşum görmemek olurdu ama hesabı öderken yetişmiştim, kahverengi çantayı sıkıca tuttu, bahşişi bıraktı, bana belli belirsiz bir selam verdiğini hissettim.
Ertesi akşam bütün günü o anı bekleyerek geçirdim. Ne yapacağımı planlamamıştım ama başlamaya kararlıydım. Çantalı Adamın birahaneye girmesinden yarım dakika sonra masasına yaklaştım. Oturabilir miyim dedim. Gözlüğünü çıkarıp beyaz gözlerinde bir sakin deniz bana dikkatlice baktı. Seni bekliyorduk diyerek gülümsedi.
Neredeyse hiç konuşmadık. Daha doğrusu o hiç bir konu açmadı, soru sormadı, nasıl ve neden beni bekliyorlarmış, kimmiş onlar anlatmadı. Bense kendimden bahsettim, müzikle ilgimden, çocukluğumdan, ailemden, nasıl bir sevgilim olmadığından, fazla olmasa da idare edecek parayı keyifle kazandığımdan, Büyükada'da yaptıklarımdan, un kurabiyelerinden bahsettim. Hepsini dinledi, cevap vermeden dinledi. İfadesizdi diyemeyeceğim, meraklı değildi, biliyor gibiydi.
Ay hala tepsi gibiydi gökyüzünde ve elektrikler kesildi.
Bir anda tüm meydan, iskele, çarşı karanlığa gömülür gibi oldu. Sonra ay görevi devraldı, bazı yerler aydınlanmaya başladı, kah bir mısırcının tezgahı, kah kedilerin tırmandığı bir külüstür ağacın gövdesi. Bizim masa tam ışık almıyordu ama birbirimizi yarı karanlıkta seçebiliyorduk. Çok tatlı bir tonla seni anlıyorum dedi, sen de kendini anlayacaksın bir gün, ancak sonrasında beni anlayabilirsin, korkma lütfen bırak kendini. Sarhoş olmadığıma emindim, bardağımın yarısından fazlası doluydu fakat ses tonu adamın sesine hiç benzemiyordu. Karanlıkta yanımıza birisi sokulmuş olabilirdi, belki başka bir masanın konuşmasını duymuştum, belki de yoldan geçen birilerinin. O ses bir kadın sesiydi diye düşündüm. Adam çantaya doğru eğildi, deri kayışları sıktı, açtığını görmemiştim ama elektrik geri gelirken kapattığını fark ettim. Beş dakika sonra hesabı ödemiş ve her zamanki yoluna gitmişti. Kalkarken elimi sıktı sıkıca, karşılarken yaptığı gibi gülümsedi.
Peşinden gittim. Elektrikler her yerde gelmemişti. Sokaklar karanlıktı. Bazı evlerde mumlar yanıyordu ama beş evin birinde bile ancak bir hareket vardı. Fayton yavaş hareket ediyordu, Çantalı Adam yüzü faytoncunun sırtına dönük oturuyordu, görülmeden takip etmem kolaydı. Çınar meydanına geldiğimizde hiç yorulmamıştım ama nereye kadar bu takibin süreceğini merak ediyordum. Neden takip ediyordum?
Müzenin solundan Maden'e çıkan büyük yokuşa sapmak yerine müzenin sağındaki yan yoldaki daha düşük eğimli yokuşa saptı fayton. Atlar yavaş yavaş hızlarını artırdılar, yokuş bitmek bilmiyordu, atlar gittikçe hızlanıyordu, soldaki bembeyaz at tiz bir kişnemeyle geceyi inletti, atlar dörtnala koşmaya başlamıştı, arkada ben nefes nefese sonunda onları kaybettim.
Yokuştan aşağı baktığımda yolun başlangıcını göremiyordum. Her iki yanda uzun yaşlı ağaçlar sakin bir rüzgarda sessizce salınıyorlardı. Ayışığı ışığında yakınlarda birilerinin yaşadığını hissettirir başka bir ışık veya hareket yoktu. Yokuşun yukarısı oldukça dikti, önümü görmekte zorlanıyordum, faytonun lambalarının aydınlığı gidince adım attığım yeri kontrol ederek yürür buldum kendimi.
Seçebildiğim kadarıyla her iki tarafta da büyük bahçeler vardı ama evleri göremiyordum. Faytonun nereye gittiğini merak ettiğim için dikkatlice tırmanışa devam ettim. Yarım saate kadar yürümüş olmalıyım ama sanki hala aynı yerdeydim, müthiş bir bahçe olmalıydı bu yolun çevresindeki başı sonu olmayan. Yokuş yukarı doğru bitmek bilmiyordu ama bir dörtyol ağzına gelmiştim. Aklımda Black Rider'dan Crossroads şarkısı vardı, geri dönmem gerektiğini söylüyordu bana. Sola döndüm, mum ışıklarının aydınlattığı bir bahçede mavi bir köşkle karşılaştım.
Bahçe kapısı kapalıydı ama kilitlenmemişti. İki metre uzunluğundaki yarı paslı kapıyı bahçede uyuyan iri köpeğin dikkatini çekmeden açabilmiştim. Köşkün kapısına yaklaştım. Camın arasından merdivenin kenarında deri kahverengi çantayı gördüm, açıktı..
Bir refleksle arkamı döndüm, yola çıkmak, bahçeden kurtulmak arzusuyla hareket etmek istedim. Karşımda köpeği dişlerini hırıldayarak gösterirken buldum. Arkamda köşkün kapısı, önümde bahçe kapısıyla aramdaki köpek vardı. İleri doğru bir adım atmaya çalıştım diyemem, ayağım havadayken bana doğru bir hamle yaptı, çok fena korkmuştum, kendimi nasıl içeri attığımı anımsamıyorum.
Köşkün girişi kare şeklinde bir antreydi. Sol ve sağımda iki büyük beyaz kapı yemek odası ve oturma odasına açılıyordu. Merdiven üst kata doğru ihtişamlı bir şekilde iki koldan uzanıyordu. Çanta camdan baktığım yerde değildi. Başım dönüyordu, bayılmak üzereydim, panik atak geçiriyordum, köpek havlıyordu, elektrikler yoktu, yalnız hissediyordum bilmediğim bir yerde, keşke çantaya ulaşabilseydim son hatırladığım düşünceydi, son görüntü güzel sarı saçlı bir kadın, son ses merak etme diyen tanıdık bir fısıltıydı.
Splendid Oteli, herhalde akşam saatleri, hava kararmaya başladığına göre, başım çatlıyor, başka bir gün, yine ben, iş yaptığım yok, günleri takip ettiğim yok, kahverengi deri çanta, sarışın güzel kadın, piyano, müzik, köpekler ve atlar. Kontrol edemediğim bir şeyin parçası olmuştum. Buna son vermenin zamanı geldi diye düşündüm, bu akşam bitecek artık. Ne yapmam gerektiğini biliyorum, klişe bir söz ama yine de öyle işte.
Saati biliyorum, saati bekliyorum, kimse fark etmesin diye düşüncelerimi saklayarak yürüyorum, rahatsızım, terliyorum, üzerimde beyaz bir gömlek ve beyaz bir pantolon var, eski bir film karesi gibi beyazım, siyahımı arıyorum.
Vapur öncesindeki dakikaları öldürüyorum, hızla öldürmek istiyorum, direniyorlar, yavaşça öldürüyorum, yine patates kroket, yine turşu suyu, yine kahve, sonunda kendimi öldürmeyi başaracağım herhalde, en azından midemi.
Zaman geldi, yolcular iniyor, yüzlere bakmıyorum, tipleriyle ilgili değilim, anne mi baba mı oldukları umurumda değil, Fenerbahçeli olup olmadıkları da, paralarından bana ne ya da giysilerinden, ben sadece çantayla, kahverengi çanta ve kelleşmeye başlayan Çantalı Adamla ilgiliyim.
Herkes ve her şeyden biraz var onun dışında. Tüm vapur boşalıyor ve durum böyle. İstanbul'da doktorda kendimi hayal ediyorum, evet biraz strese girmişsin bir adam bir çanta bir piyano bir delilik belirtisi, sana ilaç istirahat ve iyi bir sevgili tavsiye ediyorum, hadi bakalım bir şeyin yok senin. Oysa var, var, var doktor bey ama yok hiç bir yerde bu Çantalı Adam, adam ve çantası, çanta ve adamı yok işte!
Nasıl olduysa ben görmeden birahaneye gitmiş olmalı diye düşünerek yürüyorum, ne olduğunu sormaya kararlıyım, bu akşam bir sonuç alacağım. Birahane oldukça kalabalık, Çantalı Adamı arıyorum, Selim Bey burada, pastanedeki kasiyer, Almancıya benzeyen irice faytoncu, dondurmacı Yunus, Yorgo ve balıkçı arkadaşları, sarışın saçı topuz bir kadın, otel yöneticisi ve Hakkı. Yalnızca Çantalı Adam mı yok diye düşünüyorum, tam konuşacak cesareti bulmuşum böyle olur mu diyorum.
O sırada birahanenin tam ortasında iki kişilik masanın bir iskemlesinde çantayı görüyorum. Tek başına oturuyor. Önündeki biranın yarısı içilmiş, diğer iskemlenin önünde hiç dokunulmamış bir bira bardağı. Kimse oralı değil, koyu sohbet devam ediyor, politika revaçta, kim hükümeti kuracak nasıl kuracak diye atışıyor müşteriler. Bir köşeden midye tavalar, diğerinden salatalar akıyor, kimse çantanın farkında değil.
Etrafa bakıyorum, sessizce boş iskemleye oturuyorum, biraz yokuş aşağı kaldığım için boyum olduğundan kısa gözüküyor, çantayla aynı boydayız, o yukarı tarafta. Bira buz gibi, biraz önce gelmiş olmalı, çanta çok mu hızlı içti diye düşünüyorum. Sohbet etmeye çalışıyorum, çantadan cevap yok, bir süre sonra vazgeçiyorum, biramı bitiriyorum, Çantalı Adamı bekliyorum, hareket yok. Hakkı'ya soruyorum, bilmiyorum abi diyor, oğlum her gün buradaydı ya diyorum, çok gelen giden var hepsini mi hatırlayacağım.
Çantaya bakıyorum baş başa kalınca. Ön tarafında iki büyük cep var fermuarlı ama kayışları açmadan içlerine ulaşmak olanaksız. Biraz büyükçe bir çanta. Marka arma işaret vs. herhangi bir belirti yok. Hakiki deri. Sorunlarımın kaynağı, delirme sebebim, Çantalı Adamın kahverengi deri çantası.
Tereddüt ediyorum diyemem, kimse ilgilenmiyor ki, kimse fark etmez ki.. Uzanıyorum çantayı tutuyorum, kalbim atmaya başlıyor, daha önce neredeydi bu kalp? Hafifçe kaldırıyorum, ağır geliyor ama taşıyabilirim, sakin davranırsam buradan birlikte çıkabiliriz.
Elimden bırakmadan ayağa kalkıyorum, gözüm bir şey görmüyor, sadece gitmek istiyorum, yalnız kalmak çantayla, tek arzum bu, çantayla yalnız kalmak. Hırsızlık değil bu yaptığım, öylesine bırakılmış zaten, onu kurtarıyorum ben. Birahaneden dışarı çıkıyorum, hiç bir tepki yok, adımları hızlandırıyorum, ağırlığına alışıyorum, otuz saniye dolmadan otelden içerideyim, iki dakikada odamda ve kapı kilitli.
Çantayı yatağın üzerine koyuyorum. Balkon kapısını kapatıyorum. Camları da. Panjurları indiriyorum. Kapını sürgüsünü kontrol ediyorum. Çantaya yaklaşıyorum, önce soldaki kayışı açıyorum, sonra sağdaki kayışta zorlanıyorum, parmağımı kesiyorum nasıl yaptıysam ama ısrarcıyım, vazgeçemem, açıyorum sağdaki kayışı da. Fermuara uzanıyorum. Sağ elimle çantayı tutuyorum, sol elimle fermuarı açıyorum, içine bakıyorum.
15 Eylül akşamı Geyikli'den kalkan vapurdan kahverengi takım elbiseli fötr şapkalı genç bir adam iner. Siyah güneş gözlükleri ardında saklanan düşüncelerini kimsenin fark etmediğinden emin elinde sıkıca tuttuğu kahverengi deri çantayı hafifçe zorlanarak taşımaktadır. İskelenin yakınlarındaki kafelerden birini rastgele seçer ve oturur. Yolun karşısında kendi başına kitap okuyan bir adama kayar bakışları. Daha iyi görebilmek için gözlüğünü hafifçe kaldırır, donuk beyaz bakışlarını kimse fark etmeden gözlüğü tekrar indirir. Garsonun çantayı almasına izin vermez. İki bira ısmarlar, buz gibi olsun lütfen, belli belirsiz bir gülümseme ile kitap okuyan adamı izlemeye başlar.
