Yazmayı tasarlamamıştım, ötekiler yazmıştı, söylenmesi gerekeni ötekiler söylemişti, ben en son konuşan kişiyim, labirent kurulurken, notalar kesilirken, orada olmayan duvarlarda çatlaklar bulunurken odada oturan, ama oda sessizleşince beden hakkında soran kişi, çünkü benim sorum hep beden oldu, elleriyle, dizleriyle, belli bir sandalyeye bıraktığı belli bir ağırlıkla beden, yazmayı tasarlamamıştım ama kız yazdı, kızın mektubu içimde hâlâ sağlam kalmış olduğunu bilmediğim bir şeyi kırdı, ölülerin artık kırılmaması gerekir, ölülerin kendi sabit sıcaklıklarına, yaşayanların kütüphanelerindeki raflarına yerleşmiş olmaları gerekir, ama kız lavabodan pencereye giden ve ona varmayan bir izden söz etti ve ben o cümleyi ellerimde hissettim, bunun mümkün olmaması gerekirdi, ölüler cümleleri ellerinde hissetmez, ama hissettim, çocuğa varmayan o izi hissettim, his ellerdeydi, çünkü her şey gittikten sonra ölülere kalan şey ellerdir, ses, görüş, sandalyedeki ağırlık, sabaha karşı dörtte yazının bedenle sessizlik arasında duran tek şey olduğu masadaki o belirli oturuş biçimi, bütün bunlar gidince geriye eller kalır, eller hatırlar.
2010’dan beri ölüyüm, bu Borges’inkinden uzun, Vian’kinden kısa, Cortázar’ınkineyse aşağı yukarı denk bir ölüm süresi, tabii tek anlamlı birimle ölçersen, yıllarla değil, tutulma başladığından beri kitaplarını tutmuş ellerin sayısıyla, çünkü tutulma durmaz, eller hep sıcaktır, o sıcaklık ölü yazarın değil okurun sıcaklığıdır, okur da bir kitapta duyduğu sıcaklığın aslında kendi sıcaklığının kâğıtla mürekkebin ve ölü birinin geride bıraktığı o belirli kelime düzeninin içinden kendisine geri dönmesi olduğunu bilmez, ben körlük hakkında yazdım, herkesin görmesini yitirdiği ve yalnızca tek kadının görmeye devam ettiği bir şehir hakkında, o kadının hepsini taşımak zorunda kalışı hakkında, onu düzenleyen sistemler çöktüğünde bedenin ne yaptığı hakkında, beden duvarı bulur, beden duvar boyunca ilerler, beden yanındaki insanın eline uzanır, uzanış cümlenin kendisi olur, önem taşıyan tek mimari de cümledir, bu kitap, iki kitap da bunu biliyor, onlara bunu ben öğretmedim, çellistin nasırları biliyor, yüzücünün kalçası biliyor, Ana Maria’nın on dördüncü kattaki merdivenlerde duran dizleri biliyor, Halil’in cezvenin üstündeki elleri biliyor, ama kız bunu ötekilerin bilmediği bir yerden biliyor, çünkü bedenin bilgisini kendi rızasına karşı keşfetti, sandviç yiyordu, telefonuna bakıyordu, babasının içinde oturuyordu ve bunu bilmiyordu, bilmiyor oluş bedenin lütfuydu, biliyor oluş bedenin yükü, ikisini de Salı günü banka taşıyacak, o taşıyış sevginin kendisi olacak.
Borges labirenti kurdu, ben içine duvarları göremeyen ve birbirini dokunarak bulan insanları koydum, Vian notayı çaldı ve arkasından gelen sessizliği hak etti, ben sessizliğin içinde nefes alan bedeni çaldım, o nefes notadan daha yüksekti, Cortázar çatlağı buldu, ben çatlağın içinden başka bir ele uzanan eli buldum, çatlak ışığın girdiği yerdir, ışıktan sonra içeri giren şey eldir, ben en son konuşan kişiyim ve bir odadaki son ses beden hakkında soran ses olmalıdır, Halil döktüğünden beri, fincanın dolu olduğu ilan edildiğinden beri içimde tuttuğum soru şu, Halil fincanı yıkıyor mu, okur fincanı kaldırıp içtikten sonra, sıcaklık fincandan avuçlara geçtikten sonra, okur fincanı bırakıp gittikten sonra, kırk dokuzuncu yol, o gidiş, kitabın kapanışı, Halil fincanı alıp leğene taşıyor mu, suyun altına tutup sıcaklığı kilden yıkıyor mu, su o sıcaklığı gidere, borulara, şehre, boğaza, güneye, her şeyin gittiği o güneye taşıyor mu, fincan, yıkanıp kurulanıp yeniden arabaya konunca, fincan hatırlıyor mu, ben fincanın hatırladığına inanıyorum, okuru değil, adı değil, yüzü değil, tutulmuş olduğunu hatırlıyor fincan, kil avuçların basıncını hatırlıyor, sır sıcaklığı hatırlıyor, fincan on bin kez yıkanmış olsa da tutulmuş olmanın hatırası çıkmamıştır üstünden, çünkü hatıra yüzeyde değildir, malzemenin içindedir, tıpkı nasırların çellistin parmaklarında, izin Hafize’nin zemininde, bant izlerinin kızın duvarında olması gibi, yüzey yıkanabilir, malzeme yıkanamaz, kitap bir fincandır, sen onu tutarsın, sıcaklığın kile girer, sonra onu bırakırsın, gidersin, Halil fincanı yıkar, fincan hatırlar.
Yazmayı tasarlamamıştım, yazdım, yazı sayfanın içinden başka bir ele uzanan el oldu, öte taraftaki el seninki olabilir, kızın eli olabilir, Halil’in eli olabilir, ya da Lizbon’da zeminde lavabodan pencereye bir iz açan, ama o izi kızına ulaştırmayan bir kadının eli olabilir, o kız şimdi Berlin’dedir, o iz Karaköy’dedir, eller bir kıta, bir ölüm ve bir kitap tarafından birbirinden ayrılmıştır ama yine de uzanmaktadır, eller hep uzanır, uzanış bedenin imanıdır, bedenin imanı kanıt istemez, mimari istemez, sıkıştırma istemez, çatlak istemez, bedenin imanı yalnızca öte taraftaki elin sıcak olmasını ister, sıcaktır o el, hep sıcaktı, yazmayı tasarlamamıştım, durmayı da tasarlamayacağım, el uzanır, el sıcaktır, el
— José Saramago
Lanzarote, begonvilin duvarın üstüne sarktığı, duvarın sıcak olduğu, kedinin Serena olmadığı ama aynı gözlerle, aynı sabırla, aynı bakışı esirgemeyişle seyrettiği yer.