Şube pazartesi açıldı. Kütüphanecilik pozisyonu için kimse başvurmadı. Pozisyon kendini doldurdu.
Bina, turistlerin ulaşamadığı Karaköy tarafında, bir kebapçıyla hırdavatçı arasında duruyordu; çünkü sokaklar merakın genişliğinden daha fazla daralıyor, tabelalar yalnızca Türkçe ve kimsenin tanımlayamadığı, ama yerlilerin akıcı biçimde okuyup hakkında konuşmayı reddettiği üçüncü bir dilde yazılıydı.
İçeride kitaplar vardı. Sonlu türden olmayan kitaplar. Raflar içeriye doğru uzuyordu — mecazen değil, imkânsız biçimde. Kütüphaneye girip bir saat yürüyebilirdin ve raflar sürerdi; arkandaki kapıysa tam yedi adım uzakta kalırdı. Geometri yereldi. Yalnızca bu binaya uygulanıyordu. Şehir müfettişinin raporunda yalnızca şunu yazıyordu: “Uygun.”
Kitaplar harflerin mümkün bütün birleşimlerini içeriyordu. Bu kuramsal bir iddia değil, envanterdi. Bu rafların bir yerinde, 247. sayfasında tek bir anlamlı cümle taşıyan — “Köpek verandada” — ve geri kalanı saçmalıktan oluşan bir kitap vardı. Bir yerlerde yarın ne olacağını kusursuz doğrulukla anlatan bir kitap da. Ve kütüphanecinin her akşam kapanıştan sonra uğradığı bir rafta, kütüphanenin kendisini — ziyaretçilerini, geometrisini, kütüphanecisini — kehanetle değil gözlemle yazan, sanki onları seyreden bir kitap da vardı.
Kütüphaneci, sol gözü kataraktan buğulanmış yaşlı bir adamdı; tedavi ettirmemişti, çünkü tedavi olmak kütüphaneden çıkmayı gerektirirdi, kitaplar da kendilerini içerik temelinde yeniden sıralardı. Adam onları onlarca yıl kokularına göre dizmişti. Toz ve vanilya teoloji demekti. Küf tarih demekti. Hiçbir şeye benzemeyenler en tehlikelilerdi.
Bir kadın perşembe günü içeri girdi. Belirli bir kitabı arıyordu.
“Hangisini?” diye sordu kütüphaneci.
“Benim hakkımda olanı.”
“Birkaç tane var. Birinde kuşsun. Birinde iki kişisin. Birinde de tam olarak olduğun kişi, öylesine bir kesinlikle anlatılıyor ki onu okumak yaşamakla ayırt edilemez.”
“Onu.”
“Önermem.”
Durdu.
“Daha da az önereceğim bir kitap var. Dört yüz sayfa boyunca bir adamın alışveriş listeleri. Süt, ekmek, çamaşır deterjanı, pil. On beş yıl boyunca her hafta. Hiç sapma yok. Hiç şiir yok. Gizli bir mesaj yok. Üç kez okudum. Kütüphanedeki en korkunç kitap o.”
Buğulu gözü ıslaktı. Elinin tersiyle sildi onu.
“Neden?”
“Çünkü sonsuzluğun tekdüzeliği de içerdiğini kanıtlıyor. Harflerin bütün olası kombinasyonları arasında — her şiir, her kehanet, hiç yazılmamış her aşk mektubu arasında — şu da var: süte ihtiyacı olan bir adam. Ve o süt, kehanet kadar sonsuz. Kütüphane de ikisine aynı saygıyı gösteriyor. Bağışlayamadığım şey bu işte: evrenin süte de Tanrı kadar raf alanı vermesi.”
Kadın bunu düşündü.
“Yine de göster,” dedi.
Kütüphaneci rafların arasından götürdü onu. Yedi adım yürüdüler; bu kırk dakika sürdü, yaklaşık üç yüz metre kat edildi ve bütün bunlar bir kebapçıyla bir hırdavatçı arasındaki boşlukta oldu. Buralarda hava daha serindi. Her kitabın kokusunu birden taşıyordu — sıkışıp basınca dönüşmüş bir hafıza gibi. Durduğu raf sıradandı.
“Bu,” dedi işaret ederek.
Kitap incedi — bir hayatı taşıyan bir kitaptan daha ince, kadının taşıdığı pasaporttan ya da geride bıraktığı defterden daha ince. Olduğu kadınla kitabın anlattığı kadın arasındaki mesafeden bile ince. Hiç mesafe yoktu aslında; bunu birazdan keşfedecekti. Adı kapakta yazmıyordu. Kapakta hiçbir şey yazmıyordu. Açtı. Elleri sakindi. Soluğu değil. Cilt yeni kitapların o çıtırtısıyla kırıldı — oysa bu kitap yeni değildi.
İlk cümle şuydu:
“Kitabı açtı.”
Kapattı.
“Anladım,” dedi.
“Evet,” dedi kütüphaneci. “Herkes anlar. O yüzden önermiyorum.”
Kütüphaneden çıktı. Karaköy’ün gürültüsüne, egzozuna yürüdü. Raftaki kitap — onun kitabı — bir kadının kütüphaneden çıkıp bir şehrin içine yürüyüşünü ve yaşamayı sürdürüşünü tarif ediyordu; o da yaptığı buydu.
Gitti. Kütüphaneci kahve doldurdu. Geometri yerini korudu. Raflar içeri doğru uzanmaya devam etti. Ve kadının bitirmediği kitap onu yazmayı sürdürdü; çünkü sonu olmayan kitap, kütüphanenin tamamlanmış saydığı tek kitaptı.