Annesi Türkçeyi yitiriyor.
Bir anda değil. Anahtar kaybolur gibi değil — ansızın, telaşla değil. Kıyının kumunu kaybedişi gibi kaybediyor: tane tane, öyle yavaş ki ancak sahilin hatırladığından daha dar olduğunu fark ettiğinde anlıyorsun.
Yetmiş sekiz yaşında. Yetmiş sekiz yıldır Türkçe konuşuyor. Ondan önce başka bir dil gelmedi; anlam taşıyan ilk sesi, ağzının itaati ilk öğrendiği dilbilgisi oydu. Şimdi ise onu terk ediyor. Sırayla değil. Kibarca değil. Kategoriler hâlinde gidiyor: önce mutfak gereçlerinin adları (“spatula”ya “şu düz şey” diyor), sonra havayla ilgili kelimeler (“gökyüzü şu şeyi yapıyor” deyip yukarıyı işaret ediyor), sonra elli yıldır yürüdüğü sokakların isimleri.
Oğlu — çevirmen olan oğlu — bunu hem yıkıcı hem de kesin buluyor. Hayatını çeviriyle kazanıyor. Türkçeden İngilizceye, İngilizceden Türkçeye, bazen Fransızcaya. Ömrünü, dillerin yapılar, mimariler, haritalanıp aralarında gezinilebilen sistemler olduğuna inanarak geçirmiş. Annesinin kaybıysa bir sistem değil. Bir aşınma.
“Sabahını anlat bana,” diyor, salı günü yaptığı ziyarette.
“Uyandım. Şeye gittim…” Duruyor. Mutfak yönünde işaret ediyor. “Sıcağın olduğu odaya.”
“Mutfak.”
“Evet. O. Şeyi yaptım…” Döker gibi yapıyor elini — bileği on bin kez aynı hareketi yapmış, jest kelimeden daha yaşlı.
“Çay.”
“Kelimemi bilmiyorum demiyorum. Bildiğimi biliyorum. Bir şeyin arkasında. Hani rafta bir kitabın önüne başka bir kitap koyarsın da, arkadakinin orada olduğunu bilirsin ama göremezsin.”
Oğlu bunu yazıyor. Annesinin çözülmekte olan Türkçesi, paradoksal biçimde, hayatının en dikkate değer cümlelerini üretmeye başladı. Dün şöyle dedi: “Kuşlar çarşambalarımı aldı.” Yazdı bunu. Ne demek istediğini hiçbir zaman bilmeyecek. Herhangi bir dilde duyduğu en güzel cümle olabilir. Yapı çökerken, enkazın içinden anlamsızlık değil, başka türlü bir anlam çıkıyor — daha ham, daha imgesel, şeye daha yakın.
“Gökyüzü ıslak şeyi yapıyor,” diyor kadın pencereden bakıp.
“Yağmur yağıyor, anne.”
“Ne olduğunu biliyorum. Sadece o küçük…” Elini sallıyor.
“Küçük kelime yok.”
Küçük kelime. Evin çıkınca bu ifadeyi yanında taşıyor. Küçük kelime. Dilin tamamı küçük kelimelerden oluşur; bedeni zaten bildiği şeyi anlatmaya çalışan örüntüler hâlinde dizilmiş küçük kelimeler. Annesinin bedeni yağmuru biliyor. Dil onu söylemenin kestirmesini unutmuş.
Geçen perşembe öyle bir şey söyledi ki çeviremedi onu. Kelimeler fazla dağınık olduğu için değil; üç şeyden biri olabileceği için: su istemiş olabilir, babasını hatırlatmış olabilir ya da “gitmeye hazırım” anlamına gelen Türkçe bir şeyi söylemiş olabilir. Dilbilgisi üçüne de izin veriyordu. Bağlam hiçbirini elemedi.
Ona su getirdi. Kadın içti. Ölmedi. Babasından söz etmedi. Uyuyakaldı.
Oğlu yatağının yanında oturup şunu anladı: bir dili yitirmek demek, kelimelerin yokluğu değil, çoğalmasıdır. Annesinin şimdi söylediği her cümlenin üç anlamı var ve o — profesyonel bir çevirmen, bütün hayatı bir dille diğeri arasındaki boşlukta geçen bir adam — bunlardan hangisini kastettiğini çıkaramıyor. Muğlaklık belirti değil. Durumun kendisi. Cihangir’de yağmur altında eve yürüyor. Şemsiyesini açmıyor. Gökyüzü ıslak şeyi yapıyor. O da buna izin veriyor.