Galeri, ekim ayında bir salı günü, Prag’da dokuz yıldır boş duran bir binada, hiçbir duyuru yapılmadan açıldı. Ne tabelası vardı ne çalışma saati. Kapı açıktı, girdin; bir de, nedenini söyleyemesen de, arkasında ne olduğunu hep görmek istemiş olduğun için.
İçeride fotoğraflar vardı. Senin değil — başka seçimi yapmış olsaydın olacağın kişinin fotoğrafları. Neredeyse yaptığın o seçim. Bazen gece üçte, hayatının buna paralel yürüyen sürümünde hâlâ yaptığın o seçim; bitişik raydaki tren gibi, yolcuları görecek kadar yakın, yüzlerini okuyamayacak kadar hızlı.
Muhasebeci olmuş bir adam kendi fotoğrafının önünde on bir dakika durdu. Fotoğrafta sahnedeydi, selam veriyordu, parmakları çello tellerinde kana bulanıyordu. Elleri — muhasebeci elleri, temiz, nemlendirilmiş, sigortalanmış — dördüncü dakikada sızlamaya başladı. Yedinci dakikada, hiç yay tutmamış parmak uçlarında nasırların oluştuğunu hissedebiliyordu. Hayalet nasırlar. Başka türlü seçim yapmış bir bedenin içine, hiç yaşanmamış bir hayatın kas hafızası geliyordu.
Doktoru hiçbir şey bulamayacaktı. Elleri buna itiraz edecekti. Hiç dokunmadıkları teller için ağrıyacaklardı. Piyano dersleri alacaktı. Kötü çalacaktı. Her gün çalacaktı.
Bir kız perşembe günü girdi. On dört yaşındaydı; koyu saçları ve son zamanlarda üç santim uzamış, buna göre kendini henüz yeniden ayarlayamamış birinin duruşu vardı. İlk iki odadan durmadan geçti. Üçüncü odada fotoğrafını buldu — ama fotoğraf değildi. Aynaydı. Ve aynadaki kız başka sürüm değildi. Buydu. Serginin ona göstereceği bir şey yoktu. Henüz seçimi yapmamıştı. Her iki hayat da hâlâ onundu. Elleri cebindeydi. Oraya kendisi koymamıştı onları. Çıktı. Sarsılmış görünmüyordu. Zaten bildiği bir sırrın kendisine söylenmiş olduğu biri gibi görünüyordu.
O akşam, on dokuzunda evlenmiş bir kadın, mutfağının soğuk fayansları üzerinde çıplak ayakla yere oturdu ve kocasını arayıp ilk kez şöyle dedi:
“Bunu ben seçtim.”
Adam ne demek istediğini anlamadı. O da açıklamadı.