Sokak, baştan aşağı, yanlıştı.
Göze batacak ölçüde değil. Sahte bir tablo nasıl yanlışsa öyle: her ayrıntı yerli yerinde, ama onu yapan el, yapması gereken el değildi.
İlk Franz fark etti. Kırk yıldır bu sokakta yaşıyordu. Ellerinin — saatçi ellerinin, kırk yıl boyunca yaylar ve tornavidalar yüzünden boğumları yara bere olmuş ellerinin
— buranın çatlaklarını bilmesi, bir doktorun hastasının dosyasını bilmesi gibiydi: 12 numaranın önündeki çökme, fırının dışındaki eksik parke taşı, 7 numaranın duvarında henüz icat edilmemiş bir ülkenin haritasına benzeyen leke. Çatlaklar vardı. Taş eksikti. Leke yerindeydi. Ama yeniydiler. Hasarın kopyalarıydılar; hasarın olduğu yere yerleştirilmiş kopyalar. Franz, Prag rüzgârıyla ilgisi olmayan bir ürpertiyle, gerçek hasarla yerleştirilmiş hasar arasındaki farkın, yara iziyle yara izinin dövmesi arasındaki fark olduğunu anladı.
Dükkânına girdi. Zil çaldı. Ses doğruydu. Aletler tezgahtaydı. 1890’lardan kalma saat her zamanki yerinde duruyor, iki akrep takımı zamanın doğası hakkındaki alışıldık anlaşmazlıklarını sürdürüyordu.
Ama o saat onun saati değildi. Kendi saatinin camında bir çizik vardı — karısının yüzüğü, 1987, kaybederek kazandığı bir tartışma. Çizik, onun hiç söylemediği şeyi söylüyordu. Tezgahtaki saatte çizik yoktu. Kusursuzdu. Hiç tartışma yaşamamış bir saatti bu; hiç tartışılmamış bir saat, hiç sevilmemiş saat demekti.
Dışarı çıktı. Komşular el salladı. Komşularına benziyorlardı. Adını, alışkanlıklarını, salı günleri dükkânı erken kapattığını biliyorlardı. Her şey doğruydu. Her şey oradaydı. Her şey azıcık, geri dönülmez biçimde şaşmıştı. İçeri geri döndü. Ellerinin titrediğini fark etti — korkudan değil. Bir sokak tarafından, kırk yıllık emeğinin isteğe bağlı sayıldığı kendisine söylenmiş bir adamın öfkesinden. Kırk yıl emek. Her mekanizmanın kendine özgü sahtekârlığını, her yayın gerilimi konusunda ne şekilde yalan söylediğini, dişlilerden hakikati çekip almak için gereken tam baskıyı öğrenmeye harcanmış kırk yıl. Ve şimdi: hiç yalan söylenmemiş bir saat. Kusursuz doğmuş, bir saati tamir edilmeye değer kılan tek şeyi, yani birikmiş hatayı hiç edinmemiş bir saat.
Saati eline aldı — kopyayı, çiziksiz olanı. Tuttu.
Kendi saatinden daha hafifti. Çok değil. 1987’de yaşanmış tek bir tartışmanın ağırlığı kadar. Karısının yüzüğünün cama çarpmasının ağırlığı kadar. Dükkânı değiştirmiş olan bu dükkânda hiç yaşanmamış onarımların, kavgaların, saatlerle baş başa geçirilmiş saatlerin birikmiş basıncı kadar.
Anladı: dünya üstüne yazılıyordu. Yıkılmıyordu — Dick bu konuda yanılmıştı. Asıllar öldürülmüyordu. İyileştiriliyorlardı. Çizikler siliniyor. Hasar onarılıyor. Tartışmalar yok ediliyordu. Makul her insan kopyayı tercih ederdi. Dehşet buydu.
Saati bıraktı. Bir keski aldı — No. 4’ü; karısının en sevmediği alet, çünkü onun “gereksiz” dediği izleri bırakırdı, ki “gereksiz” Franz’ın yaptığı ama pratik başlığı altına koyamadığı her şey için kullandığı kelimeydi. Cama bir çizik attı — uzun, kasıtlı bir çizgi; karısının yüzüğünün şekli, 1987’nin sesi.
Saat yeniden onun saati oldu. Yalnız çizik, fark etti ki, camın yanlış tarafındaydı.
Dışarıda sokak taklidini sürdürdü. Komşular el salladı. Kaldırım taşları yokluklarını icra etti. Franz ise dükkânında oturuyor, hasarlı bir saati tutuyor, yaşanamayacak kadar kusursuzlaşan bir dünyada nefes alıyordu. Pencereden, değiştirilmiş sokağın ortasında elinde clipboard tutan bir adamı görebiliyordu. Adam başını sallıyordu. Gülümsüyordu. Gülümseme sahiciydi — hiç yer değiştirilmemiş birinin tam inancıyla işleri daha iyi hâle getirdiğini sanan birinin gülümsemesi.
Franz, kendi gerçekliğine dair elindeki tek kanıtın kırdığı şeyler olduğunu anladı.