Jade, botanikçilerin örnek topladığı gibi ayrılık toplardı. İnsanları değil — asla insanları değil — giderken kurdukları o tam cümleleri toplardı; özgün, kusursuz, kendilerine ait sandıkları sözleri.
“Biraz alana ihtiyacım var.”
“Seninle ilgili değil.”
“Sanırım hayattan farklı şeyler istiyoruz.”
Otuz dokuzuna geldiğinde kırk dokuz kayıt biriktirmişti. Epey saha çalışmasından sonra Jade şuna hükmetmişti: aşk bir hava hâliydi. Geliyor, sırılsıklam ediyor, sonra çekip gidiyordu.
İstanbul’da, kimsenin aslında ihtiyaç duymadığı şeyler satan bir dükkânın üst katındaki dairede yaşıyordu. Minyatür pirinç teleskoplar, hayalî ülkelerin ipek haritaları, soyu tükenmiş kuşlar biçiminde oyulmuş sabunlar. Dükkânın sahibi Halil, kırk iki yıldır kapının önündeki arabasında kahve satıyor, gelip geçmiş her müşterisini hatırladığını iddia ediyordu. Jade bunun çoğunu uydurduğundan kuşkulanırdı.
“Âşık olacaksın,” dedi Halil bir salı günü, Jade kahvesini alırken, durup dururken.
Bunu, birine “Sekiz çeyrek vapuruna yetişirsin,” der gibi söyledi.
“Âşık oldum,” dedi Jade. “Hem de birçok kez. Sorun zaten tam burada. Düşme kısmı işliyor. Mesele yere inişte.”
Halil başını salladı.
“Hayır.”
Kahveyi doldurdu. Fincandan buhar yükseldi. Jade’e, her şeye baktığı gibi baktı — sanki o da çoktan bir hatıraya dönüşmüş gibi.
“Sen hiç âşık olmadın,” dedi. “Aşk hiç senin içine düşmedi.”
Jade ne demek istediğini anlamadı. Yine de cümleyi zihninin bir köşesine kaldırdı.
Üç hafta sonra, hiç de dikkat çekici olmaması gerekmeyen bir cumartesi günü, Jade Galata Köprüsü’nden geçerken bir kadın çello kutusunu Boğaz’a bıraktı.
Fırlatmadı. Ellerini açtı sadece; bırakıp verdi. İnsan nasıl nefesini salarsa öyle. Kutu suya, vazgeçen bir piyanonun çıkaracağı sese benzeyen bir gürültüyle düştü — bütün tellerine aynı anda basılmış tek bir akor gibi — ve o titreşim köprünün korkuluğundan geçip Jade’in ellerine kadar ulaştı. Boğaz da onu, her şeyi yuttuğu gibi yuttu.
Jade kadının peşine takıldı.
Anın geometrisinde bir şey vardı; omuzların tam o açıyla duruşunda, ellerin bir anda ağırlıksız kalışında öyle bir şey vardı ki bedeni, zihni daha itiraz etmeye fırsat bulamadan harekete geçti.
Kadın Karaköy’ün sokaklarında ağır ağır yürüdü. Balıkçıların önünden geçti. Kestane satanların önünden geçti. Bir motosiklet selesinde, kendi hükümranlığında uyuyan bir kedinin yanından geçti. Sonra, Jade’in yedi yıldır bu semtte yaşadığı hâlde daha önce hiç fark etmediği dar bir sokağa saptı ve fıstık içinin o kusursuz yeşiline boyanmış bir kapının önünde durdu.
Kapıyı üç kez çaldı. Kapı açıldı. İçeri girdi. Kapı kapandı.
Jade orada kaldı — yukarıda ezan ağır ağır çözülürken, közlenmiş kestane, egzoz, birinin parfümünden kalmış tatlı iz ve boğazdan gelen tuzlu hava birbirine karışırken, elleri iki yanında öylece durdu ve bekledi.
Kapıyı çaldı.
Kapı açıldı. Kadının elleri artık boş değildi. İki elinde de ince belli birer bardak vardı. Birini Jade’e uzattı. Jade aldı.
“Birinin beni izleyeceğini biliyordum,” dedi kadın. “Sadece bunun sen olacağını bilmiyordum.”
“Ben de bilmiyordum,” dedi Jade.
Kadının adı Sera’ydı. Çello çalardı — ya da o öğleden önce çalardı. Neden çello kutusunu Boğaz’a bıraktığını açıklamadı. Jade de sormadı.
Ayva çayı içtiler. Bardak fazlasıyla sıcaktı; Jade onu kenarından tutuyor, parmak uçlarını yakıyor, yine de aldırmıyordu. Sera ona hiç gitmediği şehirlerden gelmiş kartpostallar gösterdi — adını vermediği biri tarafından on bir yıl boyunca, ayda bir yollanmış kartpostallar.
“Buradaki köprülerde mantık yok.”
“Bugün salı tadında bir balık yedim.”
“Bu şehirde köpekler, sanki bir yerlere randevuları varmış gibi yürüyor.”
Kartlardan birinin damgasında Konstantiniyye yazıyordu. Geçen ay gelmişti.
Jade güldü.
Sonra yeniden geldi. Gelmeyi sürdürdü.
Bunların hiçbirini not etmedi.
Ekim başında bir pazar günü Jade fıstık yeşili kapıya geldi, vurdu. Ses veren olmadı. Parmak eklemleri sızlayana kadar vurdu, sonra eşiğe oturdu.
Kapı açıldı.
Daire boştu. Hani kiracı değişimleri arasında evler boş kalır ya, öyle bir boşluk değildi bu. Boğaz bir çelloyu yuttuktan sonra nasıl boşsa, öyleydi. Tastamam. Sanki orada daha önce hiçbir şey olmamıştı.
Soğuk önce dizlerinden, sonra inciklerinden içeri yürüdü. Toz, sıva ve ayvanın hayaleti. Odanın ortasında, yüzükoyun yatmış tek bir kartpostal vardı. Sol üst köşeden merkeze doğru inen çapraz bir kırışığı vardı. Üzerinde var olmayan bir şehir görünüyordu. Binalar birbirine yaslanmıştı. Gökyüzü, lambaya tutulmuş çayın rengindeydi.
Arkasında, Jade’in daha önce hiç görmediği ama nedense zaten tanıdığı bir el yazısıyla şu cümle duruyordu:
“Kapının iki yanında da sıcaklık aynıdır.”
Jade defterin bütün sayfalarını kopardı.
Halil onu yerde buldu. Bacakları uzun süre oturmaktan uyuşmuştu. Halil de yanına çöktü — ağır ağır; kırk iki yıl bir kahve arabasının başında durmuş bir adam nasıl çökerse öyle: önce dizleriyle, sonra duvara yasladığı tek eliyle. Ona bir kahve uzattı. Uyuşukluğun ardından kahve canını yaktı.
Akşam ezanı çatılar boyunca açılırken, dışarıda bir motosikletin üstündeki kedi bütün şehrin hükmünü hâlâ elinde tutarken, ikisi sessizce kahvelerini içti.
“Kapı yeşildi,” dedi sonunda Jade.
“Evet,” dedi Halil.
“Artık yeşil değil.”
“Hayır.”
“Peki hiç yeşil olmuş muydu?”
Halil kahvesinden ağır bir yudum aldı.
“Bu,” dedi, “renklerin, onlara kimse bakmazken de var olduğuna inanıp inanmadığına bağlı.”
Tozun, ayva kokusunun ve çekilmekte olan ışığın içinde oturdular. Dışarıda bir yerlerde, bir pencerenin ardından Aşık Veysel çalıyordu — bu şehirde altmış yıldır pencerelerden sızıp duran o aynı türkü.
Jade o fıstık yeşili kapıyı bir daha hiç görmedi.
Görmesine de gerek yoktu.