Mahallede Gece Yolculuğu

Gece saat dört.

Karnım deli gibi aç. Buzdolabı boş. Bir süredir eve gelen giden olmamıştı. Ben de birkaç günlüğüne gelmiştim. Sonra bu yasaklar çıktı. Kimin nerede kaçta ne yapabileceğini hepimiz karıştırdık. Ben en baştan anlamadım zaten. Neyse yarın döneceğim ama şimdi dışarı çıkıp yiyecek bir şeyler bulmalıyım.

Normal zamanlarda gençlerin son kalanlarının genellikle yüksek sesle şarkı söylediği, 50’yi devirmiş birilerinin ise ya tek başına ya da bir arkadaşıyla yalnız ve aheste yürüdüğü, ayışığının fizik kurallarını arabaların ve kaldırımların da katılmasıyla ihlal ettiği, sokak hayvanlarının ayrıca bir cesaretlendiği, hala kapanmamışsa son temizliği yapılan bir lokaldeki en alttakilerin küfür etmekten bezdiği, yollarında belediye temizlik araçlarını beklediği, çöplerinin sabaha kadar çürüdüğü, sevenlerin söylemeyi unuttuğu ve uyumayan sevilenlerin hep beklediği, son açık yemekçinin de en son müşterisinin artık gittiği bir saatte acıkmıştım.

Virüs zamanlarında dışarısı bu saatte nasıl olur acaba diye düşünürken üşümemek için ceketimi giydim, cebimde bir miktar nakit vardı, cep telefonumu almayı unuttum ve yemek bulabileceğim açık bir yer aramak için dışarı çıktım.

Mahalle içinde iki tane ufak park vardı. İlkinde ve bize yakın olanda çocuklar için salıncak ve tahterevalli gibi oyuncaklardan olduğunu ve günün çoğunluğunda park girişinin kilitli olduğunu anımsıyorum. Bu saatteyse kapı açıktı, geçerken yavaşlayıp kim var diye baktım. Benim boylarımda, takım elbiseli ve kravatlı üç kedi salıncağın yanında sigara içiyorlardı, dördüncü kedi de biraz daha genç ve neşeli görünüyordu sallanırken salıncakta. İyi geceler beyefendi diye seslendi simsiyah ve siyah elbiseli neredeyse görünmez bir kedi. Size de iyi geceler diye yanıtladım. Mentollü sigara ikram edebilir miyim? Teşekkürler, karnım aç, yiyecek bir şeyler arıyorum. Kediler gülüştüler. Eskisi gibi değil bugünler, her yer erken kapanıyor, iyi şanslar size.

Daracık parke taşlı sokaklarda yürüyordum. Evlerin çoğu karanlık, sokak lambalarının bir kısmı bozuktu. Çocuk parkının yanından sağa sapıp 200 metre gibi ilerlemiştim ki açık bir dükkanla karşılaşmanın şaşkınlığıyla duraladım. Nadir Kitaplar – Aslan Ceyhun Kitapevi. Neon ışıklarıyla pembe parlak tanıtım nadir kitaplar için biraz fazla değil mi diye kendi kendimle konuşurken üstümde bir bakış hissettim. İnsanların evriminde gözlerin ayrı bir yeri var, başka şeyleri fark etmesek bile gözlerin beyazı birbirini çekiyor, bilinçaltının derinliklerinde ortak hafızamızdan bugüne taşınmış bir fark etme fark edilme anını tetikliyor gözler. Kısacası biri bana bakıyordu. Gayri ihtiyari sırıttım..

Dükkanın içi acayip tozluydu. Alt kata inen bir merdiven, on metre derinlik, sanırım beş metre yükseklik ve her taraf kitaplarla kaplıydı. Önemli bir kısmı deri ciltli ve tozlu kitaplar. Merhaba kendimi tanıtayım, Aslan Ceyhun, burası benim kitapçım. Merhaba. Biraz geçe kalmışsınız bu akşam? Biz hiç kapatmayız. Sonra başladı anlatmaya. Aile geleneğiydi kitapçılık. Burası çok özel bir yerdi. Dünyada basılmış ve basılacak tüm bilimle ilgili kitapların birinci baskıları buradaydı. Birkaç kat daha aşağı gidiyordu dedi, gülümsedi kaç kat olduğunu söylememeye özenerek. Aslında sıkıldım bu işten, dünyayı gezmek ve gezi notlarımı yayınlamak istiyorum, belki bir süreliğine benim için buraya bakmak istersiniz? Tek istediğimin yiyecek bir şeyler bulmak olduğunu söyledim, bilemiyorum dedi, dışarı çıkmaya pek fırsatım olmuyor ama eminim bir yer bulursunuz.

Dükkanı arkama alarak düz gitmeye karar verdim. Herhalde yorgunluktan sokaklar pek tanıdık gelmiyordu. İlkokul binasını geçtikten sonra evlerin önünde çiçek saksılarının dolu olduğu, ahşap eski binalarla dolu bir sokağa geldim. Saksıların yanında su ve mama kapları vardı. Bazı evlerin önünde bir iki köpek vardı. Ben geçerken başını kaldırmaya tenezzül etmeyen.. Biraz daha yürüyünce sarı bir evin önünde üç tane keçiyle karşılaştım. Sonra zayıfça bir domuz, daha ileride bir deve ve minyatür bir zürafa. Yürürken açık pencere görür müyüm diye dikkatli bakıyordum, giriş katlarından içeriyi görebilmek için zıplama denemelerimden yalnızca birinde evin içinde hareket vardı. O da iki maymunun mutfakta temizlik yaptıkları bir ana denk gelmişti.

Sokak gündüzleri biraz işlekçe olan ana caddeyi dikine kesen yokuşlardan birine bağlanmıştı. Ana cadde tarafına yürümek üzere aşağı doğru kendimi bıraktım. Bir iki sokak geçtim mi bilemiyorum ama yeşil saçlı bir kadına çarparak durdum. İyi misiniz? Korkmayın, bir şeyim yok, yere maskelerden birini düşürdüm, alırken sizin geldiğiniz fark etmedim, bu saatte, karanlıkta olabilir böyle bir çarpışma. Yeşil saçlar ve bir maske vardı karşımda. Dar koyu lacivert bir kot pantolonun üstüne bol beyaz bir kazak, gülümseyen ama mesafeli bir duruş, orta boy, gümüş daha önceden gördüklerimdne farklı takılar. En iyi böyle tarif edebilirim. Hala ağzımdan bir kelime çıkmamıştı ki devam etti: İlginizi çeken bir maske var mı?

Yol kenarında bordo kadife kalınca örtünün üzerine özenle serpiştirilmiş maskeler duruyordu. En başta kırmızı bir maske vardı herhangi bir saç eklentisi olmayan, derisi hasar görmüş gibi. Hemen yanında yaşlı bir kadının benlerle kaplı yüzünü andıran bir maske vardı ama saçları gür ve pembeydi. İki çocuk maskesi ve sonra sanki tanıdığım birini andıran büyükçe bir maske. Hala sessiz ama ilgili olduğumdan cesaret bulan kadın: Bu maskelerden birini alırsanız, o maskenin hayatını yaşama şansınız olur, aldığınız maskeyi bir süre çıkartamazsınız, bu sürenin ne kadar olacağını baştan bilmek zor, sanırım o hayatta yapmanız gereken bir şey kalmadığında ancak çıkartabilirsiniz, kendi maskenize geri dönmeniz ne yazık ki mümkün değil, bunlardan birini alırsanız sizinkini burada bırakmalısınız.

Tedirgin olmuştum. Hala sessiz, belli belirsiz bir tebessümle maskelerden uzaklaşıp ana caddeye çıktım. Her yere karanlıktı, uzaktan maskeciyi zar zor seçebiliyordum. Taksi durağı boştu, diğer parkın yakınlarında açık bir kahveci vardı. İçeri girdim. Yiyececek bir şeyler var mı? Kahveci ilgisiz bir şekilde yeni bitti dedi. Köşede oturan adamın önünde sonu gelmiş bir kaşarlı tost, masayı şarjı bitmiş yarım akıllı bir telefon ve soluk mavi kılıflı bir tabletle paylaşıyordu. Köşedeki adam zaman zaman kafasını kaldırıyor, geri kalan zamanda tablette bir şeyler yazıyordu. Kahveci bakışlarımı fark ettiği için düşüncemin arasına girdi: Geceleri daha iyi yazdığını söylüyor. Ne yazıyor? Hiç söylemedi, ben de sormadım, yıllardır aynı hikayeyi mi yazıyor yoksa bu bilmem kaçıncı kitap mı bilmiyorum.

Bir kahve ve su rica ettim. Borcumu sordum. Anlat dedi. Bana anlattığın hikayeyi beğenirsem senden ücret almayacağım, beğenmezsem de ücretin yarısını ödeyebilirsin ama bir kez daha hikaye anlatmayı denersen, beğenirsem sana paranı geri veririm bedavaya gelir içtiğin, yine beğenmezsem bana kalan ödemenin yarısını yaparak devam edebilirsin. Anlatmaya başladım, askerlik anılarımı anlattım önce, terör bölgesinden son kurtarılan ekip olduğumuzu, yabancı topraklarda düşman askeri yerine yardıma muhtaç köylülerle karşılaşmamızı ve Kuzey Afrika’da çölün altında bulduğumuz şehri. Kahve için teşekkür edip ayrıldım.

Yolun ortasında Bilge duruyordu. Beni görmemiş gibiydi. Kendi kendine konuştuğunu düşündüm. Arayan bulamaz çünkü aramak sonu olmayan bir eylem şeklidir. Bulabilmek için aramayı bırakmak gerekir. Bulduğun zaman anlayabilmek için bulmak veya kaybetmekle bağını koparmalısın. Bu bağlar sana acı verir. Acı seni korunmaya, algılını köreltmeye götürür. Kaybetmek korkusu bulmanın bir parçasıdır. Bulmak ve kaybetmekle bağını koparmadan heyecan ve korkunun ötesinde agılayamazsın. Birkaç kişi toplanmıştık ve ilgiyle dinliyorduk ki Bilge en fazla beş diyordu, en fazla beş kişiye anlatabilirim. Bizlerin şaşkın bakışları arasında uzaklaşmıştı bile. Ben zaten görevimin başındaydım. Bütün mahalleyi gezmek gerekse de eğer açık bir yer varsa onu bulacaktım.

Pasajın içinden ilerliyorum. Mahallenin pazar kurulan tarafına bakacağım. Geçen yüzyıldan kalma taş sarı bir binanın yanından geçiyorum. Artık böyle inşaat yapmıyorlar. Bir ara şehri paylaştığımız farklı gruplardan, ırklardan ve dinlerden insanlar gittiğinden beri bu bilgi bir kuşak bile dayanamadan kayboldu. Derin mimari politiğe dalmışken az daha önümdeki adama geçiriyordum.

Neredeyse yirmi kişi kuyrukta gecenin bu saatinde. Kimseden ses çıkmıyor. Hiç biri telefonuyla oynamıyor. Bazıları soluk gece lambasının altında beklerken kitap okumaya çalışıyordu ne kadar görebiliyorsa. Binanın kapısı kapalıydı. En önde bekleyen otuzlarında saçları beline kadar uzamış bir kadındı. Gözünü kapıdan almadığı için yüzünü tam seçemiyordum. Sadece gece saatlerinde kapı açılıyor. Bazen tek kişi için, bazen şanslılarsa birkaç kişi daha sıradan alıyorlar içeri. Kahvecideki adam yanımdaydı. Neredeyse kulağımın içine konuşuyordu ama fısıldamadığı için sözcükler kafamda yankılanıyordu. Birkaç adım attıktan sonra neden diye sordum? Bir fikrim yok dedi, tek bildiğim içeri giren bir daha çıkmıyor, bir daha gören olmuyor, bazı arkadaşlarımı, komşularımı içeri girdikten sonra bir daha görmedim. Oğlumu sıradan çıkartabilmek için polise şikayet etmem gerekti. İçerde her ne varsa, her ne oluyorsa artık. Şikayet üzerine bir kez polis baskın yaptı ama hiçbirini bulamadı ve herhangi şüpheli bir şeyle de karşılaşmadı. Avlu şeklinde bir mimari, daireler yerine ufak odalar, avlunun ortasında binanın boyuna yakın eski bir ağaç ve binayla ilgilenen Kore Gazisi kimsesiz Raif Çavuş.

İyi geceler diyerek ilerledim. Pazar meydanında genel olarak bir sessizlik hakimdi. Tezgahlar kapalı, çevreleyen dükkanların biri hariç hepsi karanlıktı. Açık olan dükkanın vitrini rujlarla doluydu. Sanki dünyanın bütün renkleri buraya dizilmişti. Merak edip içeri girdim. Çok büyük değildi içerisi ama renklere göre düzenlenmiş raflarda sayısız ruj duruyordu. Satıcının arkası dönüktü. Elindeki kitabı bıraktı, bana dönmeden konuşmaya başladı. İstediğin hangi renkse, o renkte bir ruju bulabilirsin burada. Yalnız biliyor musun en özel rengimiz mavi. Doğada neredeyse her rengi bulabiliyorsun ama mavi hayvanlar aleminin en az bulunan rengidir. Mavi köpek veya aslan bulamazsın. Denizde birkaç mavi canlı vardır en mavisi de Mavi Balina değildir, adı yanlış onun. Renkleri pigmentler verir. Yakından bakabilirsen mesela bir kelebeğin kanatlarında pigmentleri görebilirsin. Yediklerimiz bu pigmentleri etkiler. Flamingoların pembesi yedikleri su kabuklularından dolayıdır mesela. Fakat maviye gelince, çok nadir durum dışında mavi pigment yoktur. Mesela bazı kelebeklerin kanat yapısı öyledir ki mavi dışındaki renkler kanada değdiğinde birbirini devre dışı bıraklar, bir nevi filterlenmiş olurlar, mavi ışıksa dışarı yansıyabilir. Yani özünde renksiz bir zeminden yansıyabilen ışık mavi olduğu için o muhteşem mavi kanatları görebilirsin. Affedersin biraz fazla uzattım, kaptırdım, yardımcı olabileceğim bir şey var mıydı? Açık bir lokanta biliyor musunuz?

Gecenin alışkanlığı olacak herhalde teşekkür ettim ve çıktım. İlk defa bir umut vardı. Noterin karşısında okulla kilise arasındaki sokakta bir Çin Lokantası varmış açık olabilecek. Dönüş yolumun da üzerinde olduğu için ayrıca sevindim. Yorulmuştum. Saat pek ilerlememiş nasıl olduysa ama bir şey yemek istiyorum. Lokanta içeride altı masası olan ufak bir mahalle lokantasıydı. Bu saatte tek müşteri bendim.

Bruce Lee filminden çıkmış bir karakter bana servis yapıyordu. Sadece Acılı Ekşili Çorba kalmıştı. Yeter ki yiyecek bir şey olsun. Razıydım. Müthiş kokuyordu çorba ama çok sıcaktı. Beklerken ve üflerken garsonla göz göze geliyorduk. Sürekli bana mı bakıyordu. İkinci kaşığı salladıktan sonra olan oldu. Peter Sellers’ın Pembe Panterlerini seyredenler Kato’yu anımsayacaktır. Dedektif Cluseo’nun evindeki yardımcısı onu zinde tutmak için karate gibi bir dövüş sanatı yaparak Clouseau’ya sürekli evin içinde saldırır ve ardından dakikalarca süren komik bir kavga sahnesi izleriz. İşte bunu andırır şekilde Garson çığlık atarak masamın üzerine çorbamın ortasına atladı.

Sıcak çorbadan mı garsondan mı kaçacağımı bilemedim. Kasanın olduğu tarafa doğru bir hamle yaptım. Üzerime doğru uçan sandalyeden kaçmaya çalışırken üzerime doğru koşan garsona çarptım. Olduğum yerde dönüyor hissimi atlatıp ayağa tam kalktığımda kapıya doğru hamle yaptım ama bana taktığı çelmeye yakalanmıştım, yere yapıştım. Üstüme atladı ve karnımı yumruklamaya girişti. Bacaklarımla onu kıskaca alıp bir de takla atmayı başarıp üste geçmiştim. Ardından garsonu tokatlamaya başladım, hayalimde Cüneyt Arkın’ın gençliği makinalı tüfek gibi tokat atmayı bitirdiğimde en yakın masadan bana yuvarlanmış tuzluğu da kafasına boşalttım. İkimiz de şaşırmıştık bu tuz kısmından sonra. Fırsat bildim ve kapıdan fırladım.

Koşarak eve dönerken çocuk parkının içindeki kedilerin kapının önüne çıktığını gördüm. Dikkatleri karşı kaldırımdaki köpek grubundaydı. Tam benim geçeceğim noktada birbirilerini üstüne gidiyorlardı. Beklemek veya aradan geçmek konusunda bir karar vermeliydim ama kafam çalışmıyordu sanki yemeği de unutmuştum eve dönmeyi de, durup izlemeye başladım ne olacağını, ben ve yanımdaki bir sürü başka izleyiciyle beraber.

Önce büyük bir gürültü gibi geldi bana ritim sesi. Sonra gündüz gözüyle saklandığı yerleri bulamadığımız sahne ışıklarının aydınlattığı bir sahne. Köpeklerden biri Michael. Deri ceketli, saçlar uzun ve permayla fön arasında. Arkasındakiler ritmik bir yürüyüş, el hareketleri, çığlıklar içinde arabaların tepesinde, pencere pervazlarında, kaldırım taşlarında. Kediler daha sakin ama havalı. Başka bir klip tercihleri olduğunu hissettirir bir boşvermişlikle hareketlere cevap veriyorlar. Hoparlörler geceyi inletiyor, hareketler You Know I’m Bad ritminde, seyirciler neşeli, mahalleyi bir dans havası kaplamış, kimse saatin farkında değil, şikayetçi olan biri varsa o da Pandemi, dayanamamış basmış gitmiş durumda. Michael ve Siyahlı Kedi kafa kafaya geldiler şimdi. Böyle mi bitecek? Kapanış müziği..

Gülümsüyorum, usulca duvar kenarından kendi başıma dans ederek uzaklaşıyorum. Eve dönme zamanı geldi, yarına hazırlanmam lazım.

Fotoğraf — Hulki Okan Tabak
Dinle

Sesli okuma — yapay bir sesle, metnin yanında duran bir zemin. Asıl olan yazıdır.