Ormanın Kenarında
Yazın ortalarında bir gündü.
Günlerce yürümekten yorgun düşmüş, dinlenebileceğimiz güvenli bir kamp yeri arıyorduk. Tepeleri aştıktan sonra karşımıza yemyeşil bir orman çıkmıştı. Masal kitaplarında gördüğümüz ormanlara benziyordu. Yanı başında büyükçe bir göl vardı. Altın güneşin altında parlayan suda yüzen balıklara dokunabiliyorduk. Herhalde gölün besleyen bir su kaynağı olmalıydı. Ormanın içinden göle doğru akan suyu gözlerimizin aldığınca takip ettik ama şimdilik ormana dalmaya hazır değildik. Gölün kenarında kamp kurduk. Üç kişi kalmıştık yolculuğun bu noktasına gelebilen.
İşte o yaz akşamı da böyle başlamıştı.
Gece yıldızlara bakarak göl kenarında yürüyordum. Çakıl taşları azgın bir denizin kenarında kalmışçasına yontulmuştu. Botlarımın altında yuvarlaklıklarını hissedebiliyordum. İnsan bir şeyi gördüğünde daha mı fazla hissediyor diye düşündüm. Hiç yere bakmasaydım ayaklarım aynı şeyi fark eder miydi?
Uzak bir güneş her iki aydan da farklı yansıyordu sahile. Gölgem ikilemişti, biri daha soluk olmak üzere.. Yolculuk ne kadar sürmüştü emin değilim, nasıl bu çifte ayın olduğu yere geldiğimizi anlamakta zorlanıyorum. Bir çöl geçtik ama Avusturalya’daki Tanami Çölü’nün devamı gibiydi. Güneydoğuya devam ettik, Lander Nehri’ne varmayı planlıyorduk. Onun yerine gece beklenmedik bir çöl fırtınasından sonra tüm aletlerimiz çalışmayı durdurdu. Yolumuzu Pseduomys Delicatulus yani bölgeye özel fareleri takip ederek bulabildik. Şimdi de neresi olduğunu bilmediğimiz buradayız.
Gölgelerim başka gölgelere karıştı. Yalnız olmadığımı hissederek arkamı döndüm..
Santa Teresa’nın hemen yanında eski çağlardan birinde yolunu kaybetmiş dev bir hayvanın iskeletini andıran kayalıklar vardır. Çocukken annem ve teyzemle birlikte orada kazıya giderdim. Her ikisi de ünivesitedeydiler, annem arkeolog, teyzem de paleantologdu, evliliğini fosillerle yapmıştı sanki, sürekli sahadaydı. Yeni yerler ve yeni türler keşfetmeyi, onların hikayelerini kamp ateşinde dinleyip hafif üşüyerek uyku tulumunu açıp uyumayı o günlerde öğrendim. Bugün ormanın kenarındaki gölün yanındaki kamptaya uyku tutmuyordu beni.
Ağaçlarının Lord of the Rings filmindeki Entler gibi olduğu hissine kapıldığım bu orman şaşırtıcı güzellikte. Sanki ölüm hiç el değmemiş buraya. Ya da ölülerin arkasını birileri çok iyi toparlamış. Neredeyse her şey canlı, parlak, ayışığında bile göz alıcı. Yürümek istiyorum ağaçların arasında, aklım bir hayvanla karşılaşacağımı söylüyor ama sezgilerim korkuya geçit vermiyor.
Ayışıkları yapraklardan keyfe keder dağılıyor. Bazen sarmaşıklarla kaplı göz alabildiğince uzun ağaçları, bazen hızla uzaklaşan bir canlının ayak seslerini aydınlatıyorlar. Ormanın ortasındaki açıklıkta bir sürü Aepyornis duruyor. Uçuşsuz dev kuşlar ormanın ortasında heykel gibi sessizler. Acaba konuşabiliyorlar mı? Neredeyiz biz? Yalnız olmadığımı ışıkta bir titreme, yapraklarda bir kıpırdanmayla hissediyorum.
Kampta tek başımayım. İkisi de kendilerince keşif yapıyorlar. Oysa burada keşfedecek bir şey yok. Burası olmaması gereken bir yer. Araftayız biz. Öldük ve her nedense burada bulduk kendimizi. Bu yolculuğa hiç çıkmamalıydık. Geri de dönemeyeceğimiz belli.
Çadırların arasında yürürken rüzgar saçlarımı kararsızca savuruyor. Gölün yüzeyinde bir titreme var. Balık sürüsü yüzeye yakın yüzüyor. Fosforlu uçan balıklar birbirinin üzerinden atlayarak gece yarı karanlığında Pollock yapıyorlar. Etkileyici. Yakınlaşıyorum. Biraz mesafeyi açıyorlar ama daha yakından bakabildiğim için iki tip balık fark ediyorum. Daha az sayıda vatoz benzeri oval, geniş, neredeyse üç buçuk metre, kırmızı ve mor tonlarında bir balık. Diğeri ise otuz ila altmış cm arasında değişen evrenin tüm renkleriyle bezenmiş ve bir süre uçabiliyor olması dışında standart bir levreği andıran ikinci bir balık.
Neredeye hayali bir müzik eşliğinde süregelen bu gösteri benim yanılsamam olmalı. Vatozun ağzı vücudunun yarısına kadar açılıyor. Renkli levrekler çoğunlukla kaçıyorlar ama gecenin sessizliğinde arada bir vatozun çenesinin levreği parçalamasının korkunç kıtırtı sesi duyuluyor. Gölün beslenme zincirini izlediğimi fark ediyorum. Gökyüzünde bir kıpırdanma var. Göremiyorum neyin sebep olduğunu ama rüzgar bile değişiyor. Göle bir şey düşüyor aniden, büyük bir plop sesi, suda daha da büyüyor plop, bana doğru gelen bir dalgaya dönüşüyor. Sırılsıklam ve yıkılmış çadırların ortasındayım. Etrafta bir kaç balık var çırpınan. Ürperiyorum, arkamda bir sıcaklık var, yalnız değilim.
(Devam edecek..)
