Holstein
Sığırlar genel olarak ikiye ayrılırlar indicus sıcak iklime, taurus ise soğuk iklime uyumludur. Bazı indicus/taurus melezlerini de dikkate alırsan yüzlerce sığır türü olduğunu görürsün dünyanın neredeyse her yerinde. Genel olarak etinden ve sütünden faydalanmakla birlikte sığırlardan çiftlik işlerinde ve ulaşım sektöründe de faydalanılınır. Hindistan'ı biliyorsun, orada kutsal bir durum da söz konusu. 2013 yılı verilerine göre yaklaşık 1.4 milyar sığırla dünyayı paylaşıyoruz, ülke olarak bakarsan en kalabalık nüfus Hindistan ve ardından Brezilya'da. İnsanlık tarihi aynı sığırdan hem et hem de süt sağlamışsa da 20inci yüzyıl boyunca sığırlar gittikçe et veya süt için ayrı ayrı en yüksek verimi sağlayacak şekilde yetiştirilmeye başladılar. Avrupa'nın süt şampiyonu Holstein'da bu süreçte birçok başka iklime devşirildi ve mesela Uganda'da Ankole-Watusi'ye olduğu gibi yerel cinslerin devamlılığı üzerinde bir engel haline geldiği de oldu.
Bıraksam inek sohbetine saatlerce devam edecekti. Nereden merak saldı ki bu işe. Üniversite son sınıfta bir tarih öğrencisi için manyakça bir davranış. Sabah çaydan öğlen yemeğine kadar anlattığı detayı söylesem sıkıntıdan patlarsınız gerçekten. Hayır, insan nasıl keseceğini de bilmiyor bu sohbeti. Aşk muhabbeti olsa bir soluklanır kaçarım, politika en iyisi ver gazı stres doping küfür kafir derken ortalık arbede, müzik Spotify veya YouTube ile biter, futbolsa başka arkadaşa devrolur - ama sığırus inekibus muhabbetus çok uzayus.
Neyse fazla mesele etmeden lisedeki İngilizce öğretmenim ağır hastaymış, kızı arkadaşım, okulda lojmanda kalıyorlar, yabancılar sonuçta burada, belli ki yardıma ihtiyaç var bir gideyim bahanesiyle kendimi Arnavutköy'de okulun Boğaz'a bakan tepesine atmayı başardım.
Yalnız ve sessiz.
Önümde Boğaz, bir yaz akşamı, çeşit çeşit gemiler bir sahilden ötekine gidiyor, zengin gemiler, fakir kayıklar, keyif tekneleri, deniz taksiler.. Av yasaklı balıkçılar başka denizlerde, petrol tankerleri ağır seyirle bir çıkış noktası seyrinde, bense 40 yıl önce yapılmış bir taş banktan 180 küsur derece bir açıyla sanki kendi limanımda oyuncak gemilerle oynuyormuş gibi seyrediyorum hareketi.
Klişe olacak ama gemiler kadar yalnızım, arkamda sadece çimenleri biraz fazla uzamış bir futbol sahası, yüzlerce yıllık ağaçlar, kimsenin şu an koşmadığı bir koşu parkuru ve beni okuldan dışarı taşıyacak patika var.
Gemilerle çimenler arasında ben, dışarıdan oldukça sessiz, oldukça ben, sade bir tişört ve bermuda, ayakta yazlık ayakkabılarla genç ve sıradan, aşksız ama aşık, gemilere gülümseyen kıvamda kaçık.
Yalnız, kafamın içi sesli, dışı sessiz, bir karga ile martı bakışmakta sebepsiz.
Keşke içecek bir şeyler olsaydı. Aklımı dağıtmak için fotoğraf çekmeye başladım, telefonlar sağ olsun..
Arkam boğaz önüm çimen olduğunda ay yuvarlak olmuş gökyüzünde kendi halinde takılıyordu. Biraz garip bir yuvarlaktı, her zamankinden daha yuvarlak, müthiş orantılı, dahice çizilmiş ve güneş ışığını araklamaktan daha mühim işleri olduğu izlenimini verircesine sabırsız.
Şimdi benim olduğum yeri merkez kabul edersek sağ kolumu kaldırıp hafifçe yana çevirip işaret parmağımı 35 derece bir açıyla kaldırdığımdan doğrusal bir çizgi takip etsek işte oradaydı. Oradaydı ama bir adım atmama kalmadan tam karşıma geçmişti. İkinci adımımda eski yerindeydi. Üçüncü adımımda sol kolumda aynı yere simetri yapmıştı. Sonra utanmadı arkama geçti, gölgeme baktım şaşkınlıkla, gölgem de bana, ay titredi herhalde çünkü gölgem titredi, ay gülmüş olmalı, gölgem kahkahayı bastı. Arkamı döndüm Boğaz'a yüzümü aya bir çift laf edecektim, fırladı kaçtı ilk andaki yerini aldı, sessiz sakin yalnız hiç bir şey yokmuş gibi.
İnsan tek başınayken böyle bir şey yaşarsa ve bir etki altında değilse durumu hızla makul bir perspektife oturtabiliyor. Ben de öyle yaptım, hiç bir şey olmamış gibi davranmaya karar verdim. Futbol sahasının etrafından yürüyüp zaman yitireceğime çimenlerin üstünden daha hızlı bir şekilde olay yerinden uzaklaşmaya başladım. Çimenler hafif nemli bir şekilde ayaklarımı gıdıklıyorlardı, solmakta olan kırmızı ojelerim renklerini daha da hızlı kaybederken ben de kıkırdıyordum ayışığı futbol sahasında. Fena değildi görüntü, ay sağ olsun iyi bir iş çıkartıyordu aydınlatma konusunda, hatta o olmasa karşımdaki ineği nasıl fark ederdim gecenin ortasında.
Orta sahanın orta noktasında bir elli boylarında bir kaç yüz kilo ağırlığında uzun kuyruklu beyaz bir inek neşeli gözlerle bana bakıyordu.
Telefonuma uzandım, kırmızı bir pil işareti inekle selfie ve National Geographic umudumu suya düşürürken biraz kontrolsüz biçimde adımlarımı yavaşlatmış ve ineği inceliyordum. Günlerce sığır muhabbeti almış olduğumdan sizden çok daha antrenmanlıydım. Kesinlikle dişi bir Holstein vardı karşımda, bembeyaz olması biraz garipti ama kafasının ortasında büyükçe siyah bir benek de vardı.
Neden orada olduğu ya da nasıl oraya geldiği soruları aklıma geldi tabii ama gece saati, gençlik, şarj yok, ay biraz anormal tavırda, olabilir böyle şeyler halet-i ruhiyesinde bendeniz ufak tefek yalnız sessiz aşık ama aşksız arkadaşınız bunları yaşarken değil yazarken düşündü ancak. Yaşarken adım adım Holstein'a yürüdü sadece.
İnek en doğal haliyle otluyordu çimende. Öyle büyük çimen parçaları götürmüyordu, özenle seçiyor ve yiyordu yavaş yavaş çiğneyerek çimenleri. Bazen ayışığı sahne ışığı gibi üzerine odaklanıyordu, o anlarda biraz heyecanlanıyor her halde diyordum kendime. Bir kaç adım atmıştım ki bu gözlemleri anlamlandıramadan bir değişiklik fark ettim. İneğin tüm kafası siyah olmuştu. Benek büyümüş kafayı kaplamış, kafadan boyuna doğru atlamıştı. Siyah kafalı beyaz bir inek vardı karşımda. Tutamadım kendimi kahkahayı bastım.
İnek oralı olmadı ama ay oldukça bozuldu bu hareketime. Aramızda bayağı bir mesafe vardı ama bana kızdığını, dik dik baktığını, az daha azarlayacağını hissettim. Baskı altındaydım, hafifçe terliyordum, telefonuma baktım, lanet olsun bu şarjlara. Whistlin' Past the Graveyard'ı mırıldanmaya başladım, "I'm callin' out my bloodhounds chase the devil through the corn" do bab de do, sözleri yarım yamalak hatırlıyordum ama önemli olan bu baskıcı aydan kendimi kurtarmaktı, şarkı buna yarıyordu.
İnekle aramız üç metreye indiğinde Beşiktaşlı bir inek vardı karşımda, hem de yarı yarıya. Beni fark ettiğini fark ettim, birbirimiz fark etmiştik, daha fazla ne olabilirdi ki, gecenin bir yarısında, iki yalnız insan ya da inek, resmi ölçülere uygun futbol sahasında 16 milyonluk İstanbul'un ortasında eski bir okulun Boğaz'a nazır tepesinde birlikteydiler nihayetinde. İşte o zaman gülümsedi diyeceğim bana, inanmayacaksınız ki..
Tom Waits'den öteye geçecek melodiyi ararken Holstein'a oldukça yaklaşmıştım, dokunacak mesafedeydim neredeyse, simsiyah olmuştu, aynı inekti, eminim, ben bir şey yapmadım gerçekten, yürüdüm sadece, biraz ürktüm, merak ettim, şarkı vs. ama bir şey yapmadım ne ineğe ne de bu şapşal ötesi ay denen kayalığa. İnek masum olduğuma emindi, kocaman gözleriyle bana güven veren bir bakış attı, gözleri siyah değildi, beyazların ortasında sanki kırmızı var gibiydi ama emin değilim. Renk değişiminden bir şekilde suçluluk duyduğumu hissetmiş olmalı ki beni rahatlatacak bir kaç kelime söyleyip olur böyle şeyler, normaldir, senin bir suçun yok, rahat ol, inekler renk değiştirebilir, hele de böyle bir gecede her şey olabilir diyecek oldu ama ineklerle insanların konuşmasının doğru olmayacağı binlerce yıllık kalıtsal hafızasından son anda müdahil oldu, sessizlik bozulmadı.
Uzun sığır muhabbetlerinin ortağı olma özgüveniyle sağ elimi dikkatli bir şekilde burnunun üstüne koydum, ıslak siyah burnunun solumasını hissederken usulca kafasını okşamaya başladım, arkadaş olmuştuk, gözleri de siyaha dönene kadar onu okşadım, son bakışları da siyahta kaybolduğunda gözyaşlarımı tutamıyordum, deliler gibi ağlıyordum, artık ne yalnızdım ne de sessiz.
Nereden geldiği belli bir yağmur, bulutlarla kaplanan bir gökyüzü, kıskanç aydınlık bir tepsi, Boğaz'da amaçlı amaçsız tekneler, yakın uzakta tek tük ışıklı lojmanlar, delicesine bir sağanak, sadece bizim için bir sağanak, iri damlalar, gözyaşlarını cezalandıran gözyaşları.
Her bir damla siyah ineğin bir parçasını daha siliyordu. Önce gövdesi neredeyse yok oldu, bir ara kuyruğu yağmur arasında zar zor gözükse de tek başına sallanıyordu kayıtsızca, kafasını olabildiğince korumaya çalıştı ama ayaklardan önce gözlere geldi sıra, en son dört ayak vardı çimenlerin üzerinde siyah birer nokta gibi dizilmiş sıra sıra.
Sonra yağmur kesildi, ay insanlık tarihinden eski konumunu vakur bir edayla aldı, ben futbol sahasını arkamda bırakarak hızlı adımlarla lojmanlara doğru yürüdüm, arkadaşımın annesi hastaydı, yardıma ihtiyaçları vardı.