Ana sayfa · Oku · Öykü 49 English

Öykü 49 / 49

Dünyanın Sonunda Jade

Bu öyküyü dinle

Makine okuması — nöral bir ses, yazarın sözleri olduğu gibi. Aşağıdaki metin kitabın kendisidir.

Jade’in sonunda anladığına göre dünyanın sonu bir kafeydi.

Hem de mecaz bir kafe değil. Gerçek bir kafe; terası, ayakları eşit basmayan masaları ve şehir saydamlaşıp sonra dümdüz kesilene kadar uzanan bir manzarası olan bir kafe.

Jade ne kadar süredir yürüdüğünü bilmiyordu; saatler de olmuş olabilirdi, yıllar da. Omuzlarından biri artık ötekinden daha aşağıdaydı — kalıcı olarak. Beden, fazla sayıda istasyonun kaydını tutmuştu. Dizleri buraya gelirken yeni bir dil öğrenmişti; sızıyla özür arasında bir şey.

Çok şeyi bırakmıştı. Önce defteri. Sonra sınıflandırma alışkanlığını. Sonra da anlama ihtiyacını.

Ve şimdi, burada, uçta, kahvenin karşısındaydı.


Halil oradaydı. Yan masasında oturuyordu.

“Buradasın,” dedi Jade.

“Ben hep buradayım,” dedi Halil. “Benim olduğum yer burası.”

“Burası İstanbul değil.”

“Öyle mi?”

Jade etrafına baktı. Binalara. Köprülere. Kedilere. İki kıtanın kesişiminde beliren ve hangisine ait olacağına karar veremeyen o ışık niteliğine.

“Ha,” dedi.

“Evet,” dedi Halil. “Ha.”

Kahvelerini içtiler. Aralarındaki sessizliğin içine düşülmemişti; oraya yürünmüştü.

“Şimdi ne olacak?” diye sordu Jade.

Halil ayağa kalktı. Yavaşça — hep kalktığı gibi, önce dizleriyle; fincanı dökülmesin diye bir eliyle sabitleyerek.

Ona, her şeye baktığı gibi baktı — sanki çoktan bir anıya dönüşmüş gibi.

“Şimdi eve gidiyorsun,” dedi.

“Ev.”

“Neresi olduğunu biliyorsun. İlk kartpostaldan beri biliyorsun.”

Yürüyüp gitti. Saydam sokakların içinden değil. İstanbul’un içinden — gerçek olanının, alttaki olanın.

Jade masada oturdu. Kahvesini bitirdi. Manzaraya baktı — bütün yönlere, bütün mesafelere; şehre, göğe ve buluştukları yere. Bir sınır olarak değil, bir nefes olarak.

Sonra ayağa kalkıp eve yürüdü.

Bir şehre değil. Bir daireye değil. Fıstık yeşili boyalı bir kapıya değil. Hep bulunduğu yere yürüdü; onu defterlerde, tren istasyonlarında, kartpostalların arka yüzlerinde aradığı yere.

Pencereye en yakın masada bir sandalye geri çekilmişti. Tabağın yanında bir kahve fincanı duruyordu, hâlâ buhar çıkaran. Kenarında belli belirsiz bir ağız izi. Biri oturmuştu orada. Biri az önce kalkmıştı.

Jade gidip sandalyeye oturdu. Sıcaktı.

Kahve fincanının kenarına dokundu. Buhar inceliyordu.

Bekledi. Fincan soğudu. Kimse dönmedi. Kafe boşaldı. Sandalyeler üst üste kondu. Halil tezgâhı sildi. Dışarıdaki şehir sustu.

Sıcaklık tamdı.

Onu derhal tanıdı.