DENEME
Birinci Kitap · Şiir 22 / 75
Şehrin göbeğinde bir yerlerde. Lanet olası sıkıcı iş yerlerinin birinde.
Şehir deniz kenarında. Bir yarımada. Sabahları güneş tepeleri yalayarak doğuyor, geceleriyse suda batıyor sessizce. Oysa şehir ne güneşin, ne zamanın farkında. Saatlerine dalmış insancıklar koşuşturuyorlar. Kollarında Swatchları, Rolexleri, ne idüğü bilinmezleri takılı; akılları akreple yelkovan arasında sıkışmış koşturuyorlar.
Kalabalık uyuşturuyor herkesi. Uyuştukça da olabildiğince kalabalığa karışılıyor. Öyle bir yoğunluk ki, aynada yansıyanlar gerçekliği tanımlar oluyor. Yaşam tamamıyla şebekleşmiş. Ne hayvanat bahçesinde, ne ormanda, ne de bir tiyatro oyununda benzeri bulunmaz bir şebeklik. İletişim kurmanın en iyi yolu, ne düşündüğünü açıkça söylemek. Böylece iletişim kuramamak garantilenmiş oluyor.
Saatlerine dalmışlar yürüyorlar. Sarkacın anlamını da mahvetmişler. Bir taraftan bir tarafa sallanmak bile tekrar kurgulanmış. Neyin üstünde durulmuşsa, onun ne kimliği kalmış, ne düşmanları, ne geçmişi, ne geleceği, ne hissedarları, ne türevleri..
Herkesin kahvesini aldığı bir sıcak su yığınında. Yine o tadı bok gibi kahve..
Ruhunu kaybetmiş şehirlerden çok bahsedilmiştir. Ruhunu kaybetmiş insanlardan da. Burası ruhun ne olduğunu unutmuş, o kadar uzun süreli bir kayıptan sonra daha iyisi beklenemez zaten.
Sarkaç birilerinin kıçına girmiş sanki. Sallandıkları zaman yalnızca başları dönüyor. Ne sarkacı görmek var, ne de etrafı.
İş yerinde pek kimse kalmamış. Hiç bir zaman neden orada olduğunu anlayamadığın işyerinde, elinde berbat kahvenle duruyorsun. Kamera senden uzaklaşıyor. Adım adım. Önce yüzün ve sonra elindeki kahve ve tekrar yüzün gözüküyor bize. Sonra tamamıyla seni görüyoruz. Sonra sen bizi..
Şehrin tarihi oldukça gerilere gidiyor. İnsanlık kendini bildi bileli, bir şeyleri sağa sola kazıyıp, bir yerlere yerleştiğinde beri şehir var. Şu ankiler şehrin ilk sakinleri değil. Niceleri gelmiş, niceleri gitmiş bu şehirden. Fakat en kısa devir daim bu dönemde oluyor herhalde. Şehir kendi kültürünü devredemiyor bir sonraki kuşağa çünkü birileri çok hızlı geliyor buraya. O zaman önceden gelenler hem devraldıkları şehrin kültürünü unutuyorlar, hem de kendi alanlarını korumanın derdine düşüyorlar. Yenilerse nasıl olsa o kadar yenik ve ezikler ki, kaybedecek ne kadar az şeyleri varsa şehirden o kadar çok şey almanın peşine düşüyorlar. Bir ucundan tuttukları şehri olabildiğince silkeliyorlar. Ne yazık ki onlara da kalmıyor pastadan fazla pay. Hem kendi çocukları, hem bir evvelkilerin bilmem neleri, hem de yeni gelenler var (devlet eliyle yeniden paylaştırmayı da unutmamak lazım). Şehir kendini yaratamıyor tekrar, yaşayanlar şehirciklerini yaratıyorlar.
Kahveden korkarak yudumlamayı deniyorsun. Belki de kahve canavarını göl canavarıyla ya da dağ adamıyla falan karıştırıyorsun kafanda. Ne de olsa uzun bir gün oldu. Kahvenin bir şeylere iyi geldiğini okudun bir yerlerden, ya zihni açıyordur ya bilmem nerene yarıyordur muhakkak. Nasıl olsa böyle olmasa da fark etmez, bir başka köşede, bugün gazetede yarın internette bir yerde tam tersini okursun nasılsa. Özgürlüğün tutsaklığı bu olsa gerek. Kurtuluş bir yudum daha almakta.
Mart – Nisan 2000