Olmayacak Şeyler Kitabı
Hakikaten Kısa Hikayeler
Hulki Okan Tabak
1. Sabah
En olmayacak şeylerden biri o sabah oldu.
Saat 6:55’ten itibaren her gün yaptıklarını tekrarladı. Sürünerek kalktığı yataktan uyuklayarak giydiği kıyafetlerine uzanan sersemliğini, dünden kalan kırıntılarla doldurdu.
Kapıdan çıktığında; anahtarı unutmadığı, camları kapattığı ve telefonu şarja koyduğu için mutlu olabilirdi ama bir gün önce olduğu gibi bunların tekrarın tekrarından farkı yoktu.
İki kat merdiven indikten sonra sokağa çıktı. Ara sokaktan ana caddeye yürürken sessizliği fark etmedi çünkü havalı beyaz kulaklıklarını aramakla meşguldü.
Metro istasyonuna vardığında kimseyi görmemişti. Telefonda gezindiği için ne oluyor olabileceğini fark etmediğine şaşırmadı bile. Kendine bu soruyu sormamıştı ki..
Vagonda tek başına olmasına güzel tesadüf diye baktı. Herhalde Koronavirüs sonrasında herkes daha az sokağa çıkıyor diye düşündü. Dün de aynı şeyi düşünmüş olabileceğini düşünecek oldu ki fazla geldi.
İşyerine geldiğinde kimseye bir şey demeden masasına geçti. Eğer kafasını kaldırıp baksaydı da etrafta kimsenin olmadığını görecekti. Şehir merkezindeki en yüksek binanın 650m2’lik yirminci katında yalnızdı.
Yine de kaldırmadı başını..
6:55’te bir başka yerde bir başka insan yine aynı şeyleri yapmak üzere sabaha kalktı. Biri ofise, biri ayakkabı fabrikasına, bazıları okullara, bir kaçı mahalledeki dükkanlara dağıldı. Kimse kimseyi görmedi, kimse kimseyi görmediğini fark etmedi, herkes kendi şehrinde kendi başınaydı.
2. Karşılıksız Aşk
Karşılıksız Aşk’ı bulmaya kadar verdi kısa kulaklı rengi biraz karışık yerden bitme bir köpek. Pek güzel sayılmazdı ama karakterliydi kendince. Sevilmek peşinde değildi. Sevmek için çıktı yola..
Sahiplerimi mutlu etmek işin en kolayı dedi. Yemek vermeyi unuttuklarında sesini çıkartmadı. Yatağa almadıklarındaysa bütün geceyi davet bekleyerek geçirdi. Kızıldığında kuyruk sallamaya, fırsat buldukça sokulup yalamaya özen gösterdi.
Kendini sokakta bulduğunda kesinlikle vazgeçmedi. Kızıl renkli köpeği parkta görmüştü gezdirildiği zamanlarda. Yanına gidip çok güzel olduğunu söyledi. Gözlerim kamaşıyor, burnum kaşınıyor, patilerim bir hoş oluyor senin yanında diyerek içli içli havladı.
Mahallenin sonuna kadar aralarında kızıl renklinin de olduğu bir grup köpek tarafından kovalandığında bile içine bir kurt düşmedi. Sevmek evrenseldi, karşılığında sevilmek olmak zorunda değildi. İkilemler hastalıklı bir beyne sebep olabilirdi. Benim sağlığım yerinde diye düşündü.
Kasabın önünde bekleşen kedilere doğru yürüdü. Onlarsız bir dünya düşünemeyeceğini söyleyerek başladı, sonra tüylerinizin parlaklığı dilinizdeki bir kimyasaldan mı geliyor diye tatlış edaya sorusunu paylaştı. Kedilerle köpeklerin kardeşliğinden ve ancak birlikte dünyayı değiştirebileceklerinden bahsetti. Kasap, ciğer parçalarını kedilere atana kadar kendi kendine konuşmaya devam etti, sonra da kendi kendine sustu.
Biraz yorgun, biraz dalgın mahalledeki büyük ve yaşlı çam ağacının altına attı kendini. Karşılıksız sevmek zorlu yolculuktu, daha yeni başlamıştı. Ağaca bütün bu çabasının diyalektik bir süreç olduğundan, aynı ekosistemi paylaşan canlılar olarak karşılık beklemeyi bırakarak ortak paydayı büyütebileceklerinden bahsetti. Birkaç metre yukarıda sevimli kahvreng sincabın ayağı kocaman taş gibi bir kozalağa takıldı. Köpek ağaçla konuşmasına devam ederken kozalak da yerçekimiyle ona doğru hızlanarak hareket ediyordu.
3. Uzaylılar
Uzaylılar Zyxel 33’den geldiler.
Gezegenleri telepatik yetenekleri yüksek uzay gezgini canlılarla dolu bir galakside, çifte güneşten ileri doğru sayınca 33’üncü sırada ufak tefek bir kaya parçasıydı. Az sayıda çitçi rüya ekiyordu bu gezegende. Gezegen güneşlerin arasından iki ve her bir güneşin etrafından bir kere dönene kadar gömülü kalan rüyalar, bu sürenin sonunda hasat ediliyordu.
Her önüne geleni ekmek mümkün değildi. Çiftçinin düşünceleri oldukça net olmalıydı. Yoksa küflenmiş, bozuk, işe yaramayacak ürünler çıkabilirdi tarladan. Çoğunlukla besinler ekilmekle birlikte bazı çiftçilerin düşünce ektikleri de söylenirdi. Devlet bunu yasaklamıştı ama dinlemeyenler oluyordu.
Düşünce eken çiftçiler eğer iyi hazırlanmışlarsa ve hasadı başarabilirlerse bütün güneş sisteminde neredeyse bir anda etki yapan düşünceler yayılıyordu. Herkes aynı şeyi anlıyor muydu bunu bilmek zor çünkü Zyxelliler kendi aralarında neredeyse hiç konuşmazlardı. Ayrıca Zyxel 1 ile Zyxel 10 arasındaki gezegenlerden de dünya yılıyla birkaç bin yıdlır haber alınamıyordu.
En cesur ve kural tanımaz çiftçilerden biri en yakındaki akıllı canlıları ziyaret etmeye yarayacak bir uzay aracı hayalini ektiğinde, bu sayede Dünya’ya geleceğini düşünmemişti bile. Geldiğinde de buranın Dünya olduğunu anlamadı zaten. Yanında en yakın arkadaşını da getirmişti.
İlk işi bir telefon alıp selfie çekmek oldu. Dünyayı anlamak istiyordu. Instagram’da Süper Uzaylı hesabını açtı. Gelen beğenileri saymayaya girişti. Kısa bir süre sonra başka bir hesaptan önce ilk hesabı sonra kendi hesabını beğenmeye ve yorum yazmaya başladı. Arkadaşı patlamış mısır yiyerek televizyon seyretmeye dalmıştı. Televizyon seyretmediğinde 30 sezonluk dizileri bulabildiği bir programdan Dünyalıların sosyal hayatları hakkında bilgi alıyordu. Evlilik kurumunu, dini liderleri, para denen bir şey olduğunu ve herkesin ölümden korktuğunu böyle öğrendi.
Zyxel 33’e bilgi göndermek istediklerinde internetlerinin çok hızlı bittiğini ve paket aşımını ödeyemeyeceklerini anlamışlardı. Bunun üzerine kumarhaneye gidip telepatik yeteneklerini kullanmaya karar verdiler. O günden beri kendilerinden haber alamıyoruz. Eğer kendilerini anımsayabilirsek bir sonraki tarlaya bu arkadaşların hatırasını ekmeyi planlıyoruz.
4. Bilge ve Hikaye
Bilge, denizin yanı başında oturuyordu. Yolun kenarındaki bank boştu. Kıyıda, ayaklarını sarkıtmış, saçlar rüzgarda dalgalanırken konuşuyordu.
Biz de arkaya banka oturduk. Gelişimizi fark ettiğini sağ elini hafifçe kaldırmasından anladık.
Her şeyin bir hikayesi vardır ama her şeyin sonu yoktur. Sonu olmayan şeylerin hikayesini çok az kişi bilir. Bu hikayeler yazılmakta olduğu için değiştirilebilir. Biten şeylerin hikayesini herkes bilebilir. Hikayeler sonu belirlemez.
Hikayeler her zaman özeldir, yaşayan için bir anlam ifade eder. Son önemlidir. Kavram olarak, bir değer yargısı olarak değil. Dikkat çektiği için. Bilinen sonlar, bilinmek istenen hikayeler yaratır. Tarihi kazananların yazdığı gibi, en güzel hikayelerin en iyi sonları olmayabilir. En bilinen hikayeler, sonları en çok dikkat çeken, kabul edilen, önemsenen hikayelerdir.
Yolculuktur esas olan eğer sonunda bir hedef koymuyorsan. Hedef varsa yolculuk hedef için bir araçtır sadece. Hedefe ulaştığın zaman zaten sonun bir hikayesi vardır. Güzel gözükür, ilgi çeker.
Sondaki o hikaye, hedefe ulaşmayan veya hedefi olmayan hikayelerden daha üstün, daha iyi, daha güzel veya daha anlamlı değildir. Yine de sonu olan hikayeler anlatılır. Bize düşen yolculuk mu yoksa sonuç mu istediğimizi bulmaktır.
Rüzgar Bilge'nin sözlerini dağıttı. Karşı kıyıda akşam olmuştu. Denizde bir kısım balık toplanmış, konuşmanın sonuna kadar beklemişti bizim gibi.
Rüzgarda sessizce oturarak güneşin batışını seyrettik biz de. Ne Bilge o akşam başka bir şey söyledi, ne de herhangi birimiz.
5. Bilmek Bulmak
İstediğimizi bilmek demek istediğimizin önceden belli olduğunu fark etmek demektir. İstediğimizin önceden belirlenmesi için bizim, çevremizin ve olayın ne olduğu belli olduğunda sonuçta öngörülebilir demektir. İstediğimizi bilmek demek, bulunacak şey belliyken aramak demektir.
Fakat eğer aranacak şeyin belli olmadığını düşünüyorsak. Ne olduğumuz ve etrafta ne olduğundan bağımsız özgür iradenin varlığı söz konusuysa. O zaman istediğimizi bulmak gerekir. İstediğimize evrilmek gerekir.
Bazılarınız ikisi de değil, bilmek de bulmak da mutlak, hakikat bin seçenekten biri yani ihtimaldir diyorsunuz. Bilmiyorum. Ya o seçenek bilinen veya bulunansa?
Bu sözlerden sonra Bilge tekrar küreği eline aldı ve kazmaya devam etti. Birlikte kazmaya devam edenler olduğu gibi bazıları da oradan ayrıldı. Öğlen güneşi acımasızca vuruyordu bahçedeki bir avuç insana. Mümkün olsa düşünceleri buharlaştıracaktı.
6. Konser
Dolaptan en sevdiği kot pantolonu çıkardı. Siyah, biraz dar, hafif süslü. Odada ışıklar soluktu, makyajını banyoda yaptı. Sevgilisi geçerken nereye gidiyoruz diye sordu. Ben dedi duraksayarak, gözleri aynada, hemen gidip geliyorum. Uzaklaşan ayak sesleri bir şey anlamamış gibiydi hafta sonu öğlen saatlerinde.
Üstüne The Only System is a Sound System yazan tişörtünü giydi. Spotify açıktı. Cantece De Larna çalıyordu. Ada Milea, Anca Hanu, Cristi Rigman ve Bobo Burlacianu. En sonunda ayakkabı olarak ne giyeceği düşüncesine daldı. Yüksek topuklu bir siyah botta karar kıldıktan sonra YouTube’da Ada’nın Dans şarkısını açtı.
Her iki kaynakta da şarkının aynı yerde olmasına dikkat etti. Anca ve Bobo’nun çığlıkları evi inletiyordu, Cristi tempoyu tutuyor, Ada gitarı vuruyordu, tempo arttıkça daha derin nefes alıyordu, çok az zamnı vardı. Elinden geldiği kadar geriye doğru adım atarak mesafeyi arttırdı, olanca hızıyla aynaya daldı.
7. Kimsenin İlgilenmediği İcatlar Kitabı
2017 yılının Temmuz ayında A. C. Tenaver sonu planlanmamış bir dünya turuna çıktı. İlk aşamada Türkiye’yi gezecekti, ardından o anki şartlara göre devamında gideceği yolu belirleyecekti. Gezisi sırasında aldığı notları taslak olarak paylaşacak, en sonunda kaynak kitap olarak tümünü yayınlaycaktı. Eli her ne kadar kalem tutmuşsa da, bundan evvelki işinin sahada Indiana Jones gibi araştırmacı tarihçi kimliğiyle uyumlu olduğunu söylemek zordu.
Tenaver’in projesi o güne kadar keşfedilmemiş keşifleri bire bir yerinde tespitlerle keşfetmekti. İnsanların ilgilenmediği icatlar hakkında bilgi toplayacaktı. Eğer hazır ve çalışan bir örnek varsa bunu fotoğraflayarak kaydetmeyi planlamıştı. Mucidi hayattaysa görüşmenin ses kaydını da alacaktı izin verilirse. Bazen mucidin hayatta olduğu ama icadın olmadığı durumlar olabilirdi, o zaman bire bir denemeden aktarılan notlardan eser kaydını hazırlayacaktı. Keza ne mucit, ne icat bulunabilir değilse, sonradan elden geçirmek üzere toplayabildiği bilgilerle nihai kaydı oluşturacaktı.
İşte bu Anadolu Seyahatinde Balıkesir’in Gönen ilçesinde Ahmet Kuşçu ile tanıştı. Ahmet Bey’in babası Sabit Bey 2010 yılında 60 yaşında vefat etmişti. Daha 10 yaşında bir çocukken dedektif romanlarına merak salmıştı Sabit Kuşçu. Bir süre sonra köydeki kuşları gizli mesaj göndermek için eğitmeye başlamıştı. Kuşun bacağına sarılı bir mesajı uçarak göndermesi bir yenilik olmazdı. Sabit Bey, kuşlara her iki tarafta da aynı kaynak metin olduğu takdirde, ezberlettiği mesajı kitabı gagalayarak aktarmasını öğretmişti.
Bu şifreci kuşlar Balıkesir Bursa arasında test uçuşları yaptı. Bu uçuşlarda kısa mesajları iletmeyi başarmışlardı. Bir keresinde kaynak kitap olarak Agatha Christie’nin Şark Ekspresinde Cinayet romanını kullanmışlardı da kuşlar bulabildikleri tüm kitapları gagaladığı için son mesaj iletilmemekle kalmamış, ayrıca kitabın yerel piyasadaki tüm baskıları tükenmişti.
Sabit Kuşçu liseyi bitirir bitirmez, babasının da iznini alarak İstanbul Üniversitesi’ne projesini tanıtmaya gitti. Büyük bir ilgiyle karşılanan proje teste tabii tutuldu. Geçmişte de taşıyıcı olarak bilindiğinden güvercinler ilk tercihti ama deneyin daha kapsamlı yapılması için martı, atmaca, kartal, papağan ve kanarya türlerinden özenle seçilen kuşlar da kullanıldı. O günlerde kuşçuların elinde hiç kuş kalmadığı, ülkeye kaçak yollarla giren kuş sayısında büyük bir artış yaşandığı günün gazete ve mecmualarından takip edilebilir.
İlk testler başarılı olmuştu fakat güvercinle atmaca arasında kararsız kalınmıştı. Atmacaların yırtıcı davranışları nihai tercihi güvercine kaydırsa da güvercinlerin menziliyle ilgili büyük bir kaygı vardı. Sahaya gerçek ortamdaki testlere geçildiğinde projenin zayıf noktası ortaya çıktı. Kuşların ölmesi, kaza yapması veya menzil sorunları hesaba katılabilirdi ama kuşların ele geçirilmesiyle ilgili riske bir çözüm bulamıyorlardı. Ahmet Bey’e göre şifreci kuşu tespit zordu ama kuşu konuşturmak eğer kaynak metin bilinmiyorsa anlamsız olduğundan proje güvenilirdi. Fakat casuslar kaynak metnin ne olduğunu öğrendikleri zaman kuşlar bilgiyi kime vereceklerini bilemedikleri için, bütün gizli mesajlar düşmanın eline olduğu gibi geçiyordu.
Ahmet Kuşçu’dan aldığımız son haber Gönen’e döndüğü ve bir daha şehir ortamında gözükmediğidir. Oğlu Sabit Bey’in anlattığı bu hikaye Tenaver’in kitabının bildiğimiz ilk kaydıdır. Sabit Kuşçu sayesinde A. C. Tenaver’in yolculuğuna nereden başladığını da bilebiliyoruz. Bugün Tenaver’in kitabının orijinal basılı hali herkesin peşinde koştuğu, gerçekte var olup olmadığı belli olmayan bir hayalet kitap hikayesidir. İnternette bazı adreslerde zaman zaman yayınlanan, her birbirinin gerçekten Tenaver’e ait olduğundan emin olmakta zorlandığımız hikayeleri derleyen meraklıları var. Onların incelemeleri sayesinde birçok sahte kayıt ayıklanmış durumda. Benim de katıldığım görüş şu şekilde: Tenaver hayatta, seyahatine devam ediyor, şu an Türkiye’de değil, bazen yeni yazılarını internet üzerinden doğrudan, bazen de güvendiği kişilere göndererek yayınlıyor. Daha ortada olmayan bu kitabın bir adı da yok ama meraklılar arasında Kimsenin İlgilenmediği İcatlar Kitabı deniyor.

8. Balta Girmemiş Ormanlarda
En Başında Hepimiz Çocuğuz
Bir zamanlar ben de çocuktum.
Annem babam ve ablamla birlikte büyük bir şehirde yaşardık.
İlkokula gidiyordum, basket oynuyordum. Okumaktan keyif alırdım ve yeni yeni çılgın çizgi romanlar yaratmaya başlamıştım ki babam bize hikayelerini anlatmaya başladı.
Baykuş, Kedi ve Kaşif
Sabara’nın balta girmemiş ormanlarındaydım. Keşfedilmemiş, parlak yeşil, uzun ağaçlarla dolu ve gizemli. Öyle derler ki, Sabara ormanlarında sadece orada görülebilecek şeyleri görürsün ve bu tecrübe bir kereye mahsustur. Eğer olur da hikayeni anlatacak kadar yaşarsan, kimse o yeri bir daha bulamaz ve kimse o tecrübeyi tekrar yaşayamaz.
Günlerce yürüdükten sonra, görkemli Nox nehrinin kenarında kamp kurdum. Nehir, dağlardan gürül gürül akıyor, ormanı ikiye ayırarak çift kafalı ve gözleri olmayan insanların yaşadığı söylenen aşağı bölgedeki şelalelere ulaşıyordu.
Kaşiflerin en büyüğü olarak ben, buraya kadar gelmeyi başarmıştım yalnız başıma. Zaman aldı, uzun zaman, aslında zamanın ucunu kaçırdım, yardımcılarım da beni gözden kaçırdı bu arada. Ama işte buradayım ormanın ortasında, olmak istediğim yerde.
Gece usulca yaklaştı, yolculuk yorgunu ve gece soğuğundan tedirgin, kamp ateşini yaktım, yiyecek bir şey almak için çadırıma yürüdüm.
Geri dönerken, ateşin yanında olağandışı bir şey fark ettim. Orada olmaması gereken bir şekil oturuyordu. Alevler yüzüne dokunarak nehre gölgelerini serpiyor, nehir gölgeleri nihai sonlarının geleceği şelaleye ulaştırıyordu. Her geçen saniye şeklin gölgesini biraz daha çalsa da, Baykuş acele etmiyordu, sanki karşılaşmamız planlanmışçasına sakindi.
Büyüktü, her tarafı tüy, tam bir baykuşun olması gerektiği gibi.. Ateşin yanında oturmuş, bana bir fincan çay uzatıyordu. Dostça yanına çağırdı beni, “lütfen biraz çay al, yeni demledim ikimiz için”. Söylemeliyim ki uyarılmıştım Sabara ormanlarında fazla dost canlısı hayvanlarla karşılaşmak konusunda. Dikkatli adımlarla yaklaştım, çaydan uzak durdum ve husursuz hislerle Baykuş’un karşısına oturdum ateşin başında.
Baykuş, çayını yudumlarken başka düşüncelere dalmış gözüküyordu. Bense kıyafetlerin altındakini görmüş ve art niyeti hissetmiştim. Beni kandırmak için bir tuzak bu düşüncesiyle bağırdım “GÖSTER KENDİNİ! Senin büyük babam olduğunu biliyorum o kostümün altında. Kostümünü hemen çıkartmanı istiyorum!”
Çadırıma; eğer Baykuş saldırırsa endişesiyle, kendimi savunmak için uygun silah bulmak üzere koştum. Yolun yarısında soğuk bir esinti hissettim ve çayın kokusu aniden kayboldu. Onun yerine hırıltılı mırıltı sesi, normalden daha yüksek, etrafa dağılmış ölü balıklar ve baykuş kostümünden çıkmış bir kedi. Tıslayarak konuşuyordu “iyi tahmin canım, baykuş kostümü artık gerekli değil, hatta bu noktadan sonra herhangi bir şeyin gerekli olacağını sanmıyorum”.
Ayışığı Kedi’nin üzerinde dolaşıyordu ateşten bana doğru yaklaştıkça, kesin ölüm demekti benim için bu acımasız avcı karşısında. Sohbet etmeyi arzu ediyordum ama konuşmak için fazla zamanım kalmadığını anlamakta gecikmedim. Bu duruma uygun en önemli lafları söylemekle yetindim “DUR! BEKLE! Biraz izin verirsen kaçmama, ardından beni yakalamak senin gibi müthiş bir kedi için de eğlenceli olur.”
Kedi bu önerimi değerlendirmek için durdu ve ben fırsattan istifade nehre doğru koşmaya başladım. Peşime düştüğünde ancak nehre varmıştım, büyük bir kesik ve sağ bacağımda kanama ile. Fakat nehir onu durdurmuştu. Kıyıda ne yapacağını bilemeden şaşkın bakışlarla duruyordu. Bu etkileyici görsel çok uzun sürmedi. Nehrin akıntısı beni bilinmez topraklara ve yeni maceralara taşımaktaydı.
Bugün bile Kedi’nin parlak gözlerini ve yakut kolyesini anımsıyorum. Rahatsız değildi bakışları. Kararını vermiş gibiydi. Neredeyse tekrar karışılacağımızdan emin olduğunu hissettirdi bana. Derin bir nefes aldım ve nehre kendimi bıraktım.
İşte böyle başladı babamla hikayeler. Sanırım uzun süredir paylaşmak istiyordu ama her nedense şimdi hazır olduğumuzu düşündü. Belki de başka bir nedeni vardı bu başlangıcın..
9. Tanıdık Yüz
Pazar Günü Kulak Kabartmak
Yağmurlu bir Pazar öğleden sonrasıydı. Basketbol antrenmanım yeni bitmişti. Arkadaşlarım bahçede oyun oynamak üzere kalmaya istekli değillerdi.
Kendi başıma oyun zamanımı sonuna kadar kullandım. Bahçeden hafta sonu boş sınıflara girip çıkarak, koşturarak, saklanarak, tek başına mümkün azami azgınlıkla eğlendikten sonra babamla buluşma noktamız olan sınıfa doğru gittim. Eğer bahçeye çıkmamışsa bu köşe sınıfta beklerdi beni genellikle.
Kapıya yaklaşırken sesini duyduğum için yavaşladım. Biraz yüksek sesle konuşuyordu. Beni görmeden içeri usulca göz attım ama tam olarak anlayamadım ne olduğunu. Kendi kendine mi konuşuyordu? Sesini mi kaydediyordu? Telefonda mıydı birisiyle?
Kesinlikle en ufak bir ses bile çıkartmadan, sınıfın dışından dinledim babamı..
Karlı Günde Büyükada’da Karşılaşma
İnanması zor biliyorum. Bana da inanılır gelmiyor doğrusu. Ama oradaydı gerçekten, bir iki metre suyun üzerinde, büyük ama fındık faresi kadar sessiz.
Yılın o zamanında Büyükada’da olmak sıra dışıydı benim için. Evde yalnızdım, uyuyamıyordum. Saat neredeyse gece yarısı 3’tü, buz gibi kış havasında biraz yürümek için dışarı çıktım. Bir haftadır kesintisiz kar yağıyordu ve bahçe beyaza boyanmıştı. Komşuların olmadığı bir zamandı. Yolumu yıldızların sessiz ışıklarıyla buluyordum. Karın beyazında ayak izlerim, uzak ileride şehrin göz kırpan ışıkları, tepede yıldızlar eşliğinde bahçede yürüyordum. Karın beyazlığı sönük de olsa ışığı artırıyordu, gözlerim alıştıkça gece yarısından çok alacakaranlıkta olduğumu hissediyordum.
Oldukça yavaş ve dikkatlice deniz kenarına varıp iskelenin ucuna yürüdüm. Sedef Adası tümüyle karanlıktı ama siluetini geceye katılan ayışığı sayesinde görebiliyordum. O da Büyükada’nın yörüngesindeydi sanki ve de karlar altında beyazdı. Şaşırdım denizin buz tuttuğunu fark ettiğimde. On yıllar öncesinde Boğaz’ın donduğunu okumuştum ama benim için bu bir ilkti ve doğrusu inanmakta zorlanıyordum gözlerimin gördüğüne. Buza dokunmak üzere eğildim. Katıydı fakat beklediğim kadar soğuk değildi. Soğuğun ısırmaya başladığı ellerimin altında nabız atışı hissettim buzda. Canlı olduğunu düşündüm.
Saniyeler sonra karşımdaydı, bir iki metre suyun üzerinde, büyük ama fındık faresi kadar sessiz süzülüyordu. Gece yarısı tenha bir adada, kar altında ve komşusuz, büyüklüğü dışında fark edilir bir özelliği olmayan havada süzülen şeye bakmaktaydım. Penceresi yoktu, kapısı da, hiç bir yazı veya işaret yoktu üzerinde ve önceden gördüğüm şeylere de benzemiyordu. Etrafımı saran kış rengine dost bir renk, fark edilmesi zor fakat gerçekten orada.
Hem ürkmüş hem de delicesine merak içinde duruyordum olduğum yerde. İskeleye temas etmeden durdu ve nereden olduğu belli olmayan bir kapı açıldı. Kapıdan, yumuşak arka ışık eşliğinde zararsız gözüken birisi indi. Bu kişinin alet yardımı olmadan ve yere dokunmaksızın yaklaşık yarım metre havada süzülmesi dışında sıra dışı bir şey yoktu. Bana usulca yaklaşan kişi bildiğimiz insan şeklindeydi.
Saniyeler sonra büyük gülümsenin kapladığı sakin yüzüyle ve insanın içini ısıtan bakışlarıyla genç bir kadın duruyordu karşımda. Beni gördüğüne gerçekten sevinmiş gibiydi. Bu olay oldukça sıra dışı - fakat hayatın keyfi, kurallara istisna getirebildiğimizde çıkıyor ancak. Sürpriz, rutini kırmanın en iyi ilacı ve seni o kadar özledim ki kuralları biraz esnetmekten kaçınmadım.
Bunları sesli söylemedi ama bana bunları bir şekilde söylediğine eminim. Telepati veya metafizik bir açıklama getirmiyorum. Yine de bu sözler, daha doğrusu bu sözlerin hissi benle paylaşıldı bir şekilde. Bunlar bir kaç dakika içinde oldu ve şekil geldiği gibi esrarengiz şekilde süzülerek kayboldu.
Sabaha kadar uyuyamadım, hava izin verdiği ilk fırsatta da İstanbul’a geri döndüm.
Yıllar sonra tekrar o anı hatırladığımda, olanaksız gözükse de, hiç bir açıklamam olmasa da, sana olduğu gibi anlatıyorum olanları, biliyorum ki, eminim ki yıllar önce o karla kaplı gece karşılaştığım benim kızımdı. Artık kızım büyüdüğü için o anı hatırladığımda benzerliği görebiliyorum. Bu kadar, başka söyleyecek bir sözüm yok bu olayla ilgili.
Babam konuşmasını bitirdiğinde boş koridora doğru geri çekildim ve bahçede onun beni oyun oynarken bulmasını bekledim.
10. Yazar
“Bütün samimiyetimle söylüyorum, geldiğimiz noktada bu kadar ünlü olmasına şaşırdım.
Orta yaş krizlerimden birinin ortasındayım, çözecek herhangi bir vaka yoktu elimde. Birlikte çalıştığımız dostum Arjantin’e gitmişti aşk, macera ve zenginlik peşinde. Tek başıma düşünceli bir şekilde nasıl kendimi meşgul tutacağımı düşünmekteydim. Gerçekten de nefret ettiğim bir şey varsa, o da aklımı hakkını vererek meşgul edecek vakalardan yoksun kalmaktı.
Zamanı dışarıda geçirmeye çalıştım fakat nafile, benim için kesinlikle uygun değildi. Koleksiyoncu olmaya karar verdim ve kısa bir süre sonrasında evde eşya koyacak yer kalmadı ama ruhumdaki boşluk daha da büyüdü. Derslere katıldım, ders anlattım, kendi normalimden çok daha fazla okumaya başladım ama bunlar da fayda etmedi. Depresyon halinde, uyku düzenim bozuldu, panik ataklarla boğuşarak geçiriyordum günleri.
Takip edildiğime emindim.
Önce dışarıda; parkta, renkli balonları olan çocuk tarafından izleniyordum. Beni bir banktan ötekine takip etti. Ondan kurtulmak için polise başvurmak zorunda kaldım. Sonra aynı gün, eve ısmarlamadığım meyveler geldi. Muzların arkasında oldukça şüpheli gözüken kirli sakallı eciş bücüş bir adamın varlığı bana karşı gizli bir planın işlediğinin ispatıydı.
Telefonum garip sesler çıkartıyordu. Aynen buzdolabının yaptığı gibi. İkisi de dinleniyor olmalıydı. Zifiri karanlıkta duş almak zorunda kaldım ki kimse beni izleyemesin. Tüm perdeleri kapattım neme lazım diyerek, kapı zilini iptal ettim ve kapıya yanıt vermeyi bıraktım.
Delirmenin eşiğinde, bir karakter yaratmaya karar verdim. Bu kadın bir yazar olacaktı. Hikayelerindeki dedektif polisin çözemediği olağanüstü davaları aklını kullanarak kolaylıkla çözecekti. Benim hayalimdeki bir ada ülkesinde yaşayacaktı yazar ve kahramanları. Başka ülkelere asker gönderen, onları yönetmeye çalışan bir ada ülkesiydi burası. Daha önce savaştığı bir ülkeyle savaşın eşiğinde olduğundan toplumsal hareketliliğin arttığı bir ülke.. Kurguladığım dünya büyük bir gerginliğin eşiğinde ama elinden geldiğince içinde olduğu duruma akılcı yaklaşmaya çalışan bir yer olacaktı – bizimki gibi.
O benim hakkımda yazacaktı, ben de onun. Ve işte böyle kurtaracaktım kendimi.”
Uzun yıllar önce, ben hala gençken, masada kanlı bir bonfileyi götürdüğü esnada, El Ranchero sonrasında açılan lokantadaki akşam yemeğinde tanıştık. Hikayesini bitirdiğinde bir daha görüşmemek üzere ayrılacaktık.
Bir süre sonra Hastings’den gelen telgrafla şehirden uzakta bir kasabada öldüğünü öğrendim.
Babamın Belçikalı dedektifle karşılaşmasını anlattığı hikaye böyleydi. Ben, hala bugün, uzun saatler bu konuda okumak ve filmleri izlemenin ardından, anlattıklarının ne kadarının hayal ürünü olduğuna emin olamıyorum.
11. Yassu Çiçeği
Özünde koni şeklinde bir çiçektir. Ters durur. Kırılgan görünümlü bir sap ve farklı renklerde asil yapraklar. Yüksek rakım bitkisidir. Ancak denizden 5000 metre ve daha yükseklerde görülür. 19uncu yüzyılda daha alçakta görüldüğü söylenmişse de bu yanlış bilgi genç botanikçilerin tecrübesizliği veya art niyetli maceracıların tuzak söylemlerinden kaynaklanmış olmalıdır. Kısacası, 5000 metrenin üzerinde olduktan sonra coğrafyadan, enlem veya boylamdan bağımsız olarak bir Yassuyla karşılaşmak olasıdır.
Yassu güneşten korunaklı olmayı tercih eder ve kendi isteği dışındaki fiziki sebeplerden insanlardan uzak durmak zorunda kalmıştır. Cesur dağcılar; kayalıkların arkasında veya mağaraların girişlerinde güneşten korunan bölgelerde bu çiçeklere rastlamaktadırlar. Her zaman olmasa da genellikle diğer Yassu çiçekleriyle birliktedirler.
Yassu fısıldar. Ona zamanını ayıran, eğilip dinleyen, tercihan sessizce durup bekleyenlerle konuşur. Ne hakkında konuştuklarını kimse bilmemektedir çünkü Yassu ile konuşanların anlatma fırsatı olmamıştır.Uzaktan konuşmayı görenler ise net şekilde duyamamıştır. Sıra dışı tıp uzmanlarından oluşan dar bir çevrede, dağcılar arasında ve botanikçiler gibi konuya zaman ayıranlar tarafından oldukça sarih bir şekilde bilinen şey bu konuşmanın akabinde ne olduğudur.
Bu aşamada öncelikle paylaşmak istediğim, ne kadar yüksek bir rakımda Yassu ile karşılaşılırsa, Yassu’nun konuşma ihtimalinin yüksekliğe paralel olarak arttığıdır. Ayrıca tüm sözel kaynaklar bir ısı faktöründen bahsetmektedirler. Bu sohbet hava en fazla 3 derece ise olabilmektedir.
Söylenenlere göre konuşmanın ilk aşamasında Kaşif, Yassu’dan biraz uzakta durarak başlasa da konuşmayı çok sakin bir tonda yapar gibi gözüken renkli yapraklara ilgi duyarak çiçeğe yaklaşır. Buradan sonra karşılaşmalarla ilgili kayıtlar oldukça azalıyor ve tutarsızlaşıyor. Bazı gözlemciler bu aşamada sahayı terk ettiklerinden sonra olanları görmemişlerdir. Diğerleri Yassu ile karşılıklı bitmeyen hikaye anlatımının; ayrılma zamanının geldiği, havanın soğuduğu gece karanlığına kadar devam ettiğini söylerler. Bu kısmı görenlerin çok az olduğunu ve kayıtların güvenilir olmadığını düşünüyorum.
Anlayabildiğim kadarıyla geceyle gelen korkunç aşamada, bitki konuşmaya genel olarak hakim olmaya başlar ve Kaşifin kas hareketliliği düştükçe konuşması da kesilir. Yassu konuştukça yapraklarının rengi değişir, daha parlak yaprakların çiçekteki heyecanı gösterdiği düşünülmektedir. Bazılarının Yassu’nun şeytani olduğunu ve sözcüklerinin tehlikeli olduğu kadim bir dilde konuştuğunu söylediklerini de duydum. Yine başka gözlemciler büyük bir işbirliğinden bahsederler bitkiyle dinleyici arasında gerçekleşen. Son olarak da bu durumu 1001 Gece Masallarındaki hikaye anlatımına benzetenler de olmuştur.
Uzun yıllar Yassu Çiçeği konusuyla ilgilendikten sonra, her ne kadar rahatsız edici gözükse de diğerlerinden daha iyi çalışılmış ve doğru çıkacağına güvenim tam bir hipotez geliştirdim. Yassu – bence – parazit kökenli ve dünya dışıdır. Genel botanik bilgimizle uzay biyolojisini birleştirerek bakıldığında da bizim gibi organik karbon temelli bir canlıdır. Fiziksel yapısı geniş alanları enfekte etmesi için uygun değildir. Soğuk hava ve yükseklik ihtiyacı içindeki yayılmacı arzuyu kısmen boşa çıkartmıştır. Hem tektir hem de çoğul. Kolektif bir yapıdır. Uzaktan düşüncelerini yansıtabilir ve yakından sesli konuşması mümkündür. Telepatik değildir, ben böyle bilimsel olmayan şeylere inanmam, yalnızca sesi üretme ve iletme yöntemi bizim bilgimizin ötesindedir diye düşünüyorum. Ona rastlayanlar – sesini duyanlardan bahsediyorum – gerçekten konuştuğunu düşünürler. Fakat bu konuşmanın yatıştırıcı bir etkisi vardır, ardından uyuşturucu ve nihayetinde de paralize edici. Konuşma esnasında, bitkinin yakınında olan kişiye hava yollu kimyasallarla ulaşan Yassu bu kaçınılması olanaksız etkiyi yapar.
İşin aslında Yassu ile konuşan hiç kimse anlatamadı ne konuştuklarını. Hiç biri konuşmanın ardından tekrar görülmedi. Ben şahsen bu olayı izlediğine inandığım bir kaç gözlemciyle tanıştım. Delice de gelse anlattıkları, yemin ederek Yassu ile konuşan kişinin olduğu yerde kök saldığını söylediler. Son aşamada kas hareketi de tamamıyla durduktan sonra gözle görülebilir sohbet sona erer ve takip eden saatler içinde hızlı bir çözülme süreciyle kişi tanınmayacak hale gelene kadar değişime uğrar. Bu sürecin sonunda gözlemciler kişinin çevredeki bitkilerden ayırt edilebilir olmadığını aktardılar. Sonra, yaklaşık 24 saat sonra, önceki gün konuşan Yassu’nun yanında parlak yapraklı yepyeni bir Yassu Çiçeği görülmektedir.
Babamın sesi mektubu bitirdiğinde titriyordu. “Benim dostumdu” dedi bize. “Müthiş bir insandı, çok yakın bir dosttu, bütün hayatını bu konuya ayırdı ama çok az insan ona inandı”.
Tedirgin bir şekilde arkadaşına ne olduğunu sordum. Cevabı kısaca “hipotezini denemeye gitti” oldu. Ağlamaklı olduğuna yemin edebilirdim fakat konuşmamızın sonu gelmişti. Odadan koşar adımlarla çıktı ve bizleri çok az kişinin gördüğü bir çiçeğin hayaliyle bıraktı.

12. Su Adam
Neredeyse Çok Sıradan Bir Gün
Benim için sıradan bir gündü. Neredeyse oldukça sıradan..
Kahvaltı, okul servisi, dersler, bahçe zamanı, daha çok ders, biraz yemek, arkadaşlar ve eve dönüşte okul servisi..
Her okul gününde tekrarladığı üzere bana ayrılan koltukta oturuyordum ki önümde uyuklayan 4üncü sınıf öğrencisi her nasılsa güzellik uykusundan sıyrıldı, bana döndü ve gülümsedi.
Benim Düşmanım
Hadi be! En büyük düşmanım tam karşımda bana gevşek gevrek gülümsüyordu. Okul servisinde böyle bir şeyin olması düşünülemezdi.
Daha dün çizmiştim onu. Su Adam İneklere Karşı: Dev Boyutlarda Gerçek bir Macera.
Bu aşamada bir eskizdi sadece, tam çizimi tamamlanmamıştı, yarım sayfada kara kalem ve kısmen renklendirilmişti. Nasıl benim okul servisimde olabilirdi?
Servis ablasına seslendim, ardından da şoför abiye. Cevap yoktu ikisinden de.
Su Adam hala gülümsüyordu ama sanki biraz daha yakınıma gelmişti. Boşluktan faydalanarak öndeki koltuğun üzerinden tırmanıp ondan uzaklaşmaya çalıştım. Yavaşlayarak da olsa beni takip etti, ardından parlak floresan bir sıvı izi bırakarak.
Bir sonraki koltuğa da kurutlmak umuduyla. Sonrakine de.. Dakikalarca devam eden bir köşe kapmaca oynadık. Okul servisinin nasıl bu kadar büyük olduğuna şaşırdığımı söylemeliyim.
Ne ben ne de takipçim bir başka insana rastlamadık bu kovalamaca sırasında. Bana zarar verip vermeyeceğine emin değildim ama Su Adamın riski alamazdım. Bir an için, suda boğulur bir ses tonuyla “Karakterim hakkında konuşabilir miyiz?” dediğinde duraksadım.
Ne?
Ben kötü değilim.
Öylesin.
Gerçekten değilim.
Ben seni yarattım. Daha iyi nasıl bilebilirsin?
Değiştim.
Ne?
Beni yarattığından beri değiştim. Arada çok şey oldu.
Daha dün çizdim seni.
Hmm – zaman herkes için farklı işliyor herhalde.
Okul sevisi evimin önünde durdu. Sağ tarafta inmek için acil olarak kullanabileceğim bir kapı belirdi. Tabana kuvvet koşarken, arkama göz attığımda 7 numaralı koltuğun yanındaki camda bir ıslaklık fark ettim. Kapıya gelene kadar durmadım.
Nefes nefese zili çaldım. Diyafonun karşı tarafından Su Adam cevap verdi.
Olanları bana inanacağına emin olduğum tek kişiye anlattım. Su Adam’ın tekrar ortaya çıkmayacağını umuyordum. Dünden kalan çizimlerime bakmak için masanın başına geçtiğimde büyük bir şaşkınlıkla Su Adamla ilgili içinde kendimin de olduğu uzun bir hikayeye rastladım.
Endişeli bir şekilde sayfalara hızla göz gezdirip son sayfada karakterlerin başına ne gelidğine baktım..
13. Kedi Rakibim
Konuşmaya Başladığında
Onun tepesinde oturuyordu. Arka bacaklarının üzerinde insan gibiydi, büyük bir yakut kolye, hafifçe bol, boynundan sarkıyordu. Tüyleri parlak siyahtı, oldukça şıktı, elinde keskin bir bıçak bekliyordu oturarak.
Babamın gözleri kapalıydı, giysileri yırtık ve dağınık, nefesi şeytani kedi rakibin ağırlığı altında neredeyse duyulmuyordu.
Sana bizimle ilgili bir hikaye anlatacağım eğer ardından yazıp bir daha hatırlamamak üzere kaldıracağına söz verirsen dedi Kedi..
Hazine ve Macera
Geçmişimiz bayağı eskiye dayanıyor. Onunla bu işlere yeni başladığı zamanlarda tanıştık. Belçika’da, okült maltlar üreten birahanelerin en karanlığında karşılaştık. Ben gizli görevdeydim. Amacım analiz için bir örnek almaktı. O da büyük bir alıcı rolü yapıyordu.
Deri çantasında altın külçeler vardı. Çoğunluğu sahteydi ama gerçek olanları ilgimi çekmeye yeterliydi. Lanetli maltı bulamadığım için altını çalmayı tercih ettim. Bunun üzerine babanız tarafından dünyanın bilinen yarısında ve daha sonrasında bilinmeyen yerlerde her nasılsa bitmeyen bir takibe maruz kaldım. Bu arada da birahanenin de yandığını söylemeliyim. 19uncu yüzyılın sonlarıydı ve sinirlerimi kontrol etmekle ilgili bazı sorunlarım vardı.
Antwerp’ten kuzeye doğru devam ettim. Gemiye binmek için Skagen’e kadar gittim. Şans eseri onun da orada olduğunu ve sıradan bir tayfa olarak gemiye katıldığını fark edebildim. Neyse ki kaptan eski bir dostumdu ve gemiden filikayla kaçmamı ayarlayan kadar babanızdan uzak durabildim. Kara yoluyla Tromso’ya vardığımda neredeyse donmak üzereydim. Oradan İskelet Gemiyle Barents Denizi ortasındaki Gizli Ada’ya yolculuk yaptım.
Gizli Ada, katılımı sağlanmış (inisiye olmuş da diyebilirsiniz) olanların eğilimlerine bakmaksızın bir araya gelebilecekleri tarafsız bölgelerin en önemlisiydi. Yeterli kaynağa sahip olanların, başka hiç bir yerde bahsi geçmeyen Sabara gibi bölgelere gidebilecekleri ulaşım bağlantılarına sahipti. Ondan kaçmayı başarmıştım çünkü o zaman Gizli Ada’ya gelecek imkanlara sahip değildi veya izimi gerçekten kaybettirmiştim. Her neyse orada uzun süre kaldım. Babanızla tekrar karşılaşmamız uzun yıllar sonra Büyük Savaş’ın ortasında Kabil’deydi.
Afgan kabilelerinin Almanlara destek vermesini sağlayamadıktan sonra bölgeden kaçtım, o da peşimdeydi. Ulanbator’da müthiş bir kavgamız oldu yumruk yumruğa ve ardından Sonsuz Mezarlığın yanındaki Ceset Yiyen Han’ında ölümcül bir kart oyunu oynadık. Ben kaybettim ve Sabara’ya gönderildim belirsiz bir süre için. Ancak babanızın sonraki yıllardaki gezisinden faydalanarak kaçmayı başardım.
Bunlar aile kurup yeni bir hayata başlamasından yıllar önceydi. Çatışmalarımız dışında işbirliklerimiz de olmuştu. Ona suikast görevinin verilmesinden dolayı gerçekten üzgünüm – neden şimdi, neden her şeyden vazgeçtikten, sizlerin babası olduktan sonra böyle bir şey oluyor bilemiyorum.
Neyse görev görevdir dedi bıçağı ölümcül darbeyi vurmak için kaldırmadan hemen önce.
Uzun konuşmak dikkatini dağıtmıştı. Babamın göz kapaklarındaki hareketliliğe dikkat etmemişti. Babam Kedi’nin yakut kolyesine neredeyse atladı diyebilirim. Anlayamadığım bir dilde bağırarak asıldı kolyeye ve kopartmayı başardı. Kedi çığlık attı, ağladı, lanet etti, kıvrandı ve sanki sona doğru gülümsedi hafifçe. Sonrasında artık yoktu..
Günler sonra hastane yatağında ablam ve annem dışarı çıktığında ona sormaya karar verdim gerçekte ne olduğunu. Tam anlatmaya fırsat bulmuştu ki kapı açıldı ve uzun boylu, yapılı, güzel bir hemşire içeri girdi. Bu esnada odadan dışarı çıkarılırken beyaz gömleğinin kıvrımları arasında belli belirsiz parlayan kırmızı bir taş dikkatimi çekti.
14. Kertenkele
Nemli Bir Gece
Gece o kadar nemliydi ki içeride durulmuyordu. Sırayla ufak balkona çıkarak esintide olabildiğince serinlemeye çalışıyorduk. Babam çakırkeyifti ve karşılaşma anına kadar neşesini korudu. Ben Spotify’a dalmıştım, en sevdiğim Pokemon şarkılarını dinliyordum. Ablam da yakınlardaydı, mesaj yazıyordu, yazıyordu ve tekrar yazıyordu.
Antarktika’da
Binlerce yıl önce geldiler. Meraklı, susamış, yorgun, akıllı canlıların varlığıyla şaşkın ve çiçeklerin güzelliğine hayrandılar. Görevleri basitti, incele ve not al. Mümkün olduğu yerlerde de görsel ve işitsel kayıtları notlara ekle.
O zamanlarda bugün hala aramızda olan arı, köpekbalığı ve karafatma gibi canlıların atalarıyla karşılaşmak kadar dev bir kertenkeleye rastlamak da olasıydı. Tatlı bir sürpriz olarak arkosaur Antarktika gezilerinin rehberi olacaktı.
Müthiş bitki örtüsü, iyi hava ve bolca balık Buzul Çağı öncesi Antarktika’nın ta kendisiydi. Sevimli iguana boyutlu arkosaur da doğal olarak ziyaretçilerden bir ısırık almak istedi, hafif bir alarm durumu yarattı ve kalkanlara az miktarda zarar vermeyi başardı.
Gemiye döndüklerinde, kertenkelelerin Dünya’da parlak bir geleceği olduğuna emindiler.
Bunlar 250 milyon yıl önce oldu. Geri gelmelerine kadar aradan işte bu kadar zaman geçti.
Küçük Yeşil Şey
Bendim fark eden soluk yeşil şeyi balkon kapısının yanındaki beyaz tavanda. Bastırılmış bir bariton çığlık patlattım nemli gecenin ortasına – KeEEEErTeNKelee.
Babam ilgili gözükmedi, annem iyi hissetmediği için onunla ilgileniyordu sanırım. Ablam da başta ciddiye almadı. En azından kıpırdayana kadar..
Bağırışlar çocuksu heyecanımızla tetikleniyordu, elimizde cam bardaklar bir sandalyeden diğerine atlıyorduk kertenkeleyi yakalamak için. Büyük kahve masası operasyon merkezimizdi, askeri kuvvetler gülüşerek toparlanıyorlardı ki günü kurtarmak gürültüden kafası şişen büyüklerden birinin girişiyle olacaktı. Odayı kertenkeleden kurtaracak kahraman bekleniyordu.
Eğer bu şekilde bahis oynasaydınız kesin kaybetmiştiniz.
Eski Teknoloji
O zamanlar teknolojik gelişimleri ve imkanları oldukça sınırlıydı. İlk Temas anında ışık hızının ötesine geçen motor denemeleri uzun yıllar sonra Einstein’ın da fark edeceği şekilde başarısız olmuştu. Uzayda seyahatlerini kolaylaştıran sicim mekanizmaları daha başlangıç aşamasındaydı. Doğal olarak galaktik bir keşiften geri dönmeleri oldukça uzun sürüyordu. Bir de üstüne sonuçları paylaşmaları, yeni görevleri almaları, yenilenmiş araçlarda eğitilip tekrar yola çıkmalarını koyarsanız..
Yine de geri geldiler. Ve eskisinden de sevimli gözüküyorlardı..
Mücadele
Babam koridorun kapısını kapattı ve annemi içeride bıraktı. Anahtarı da camdan fırlattı. Dikkatlice bize doğru yaklaştı. Hep birlikte bizi yutmak üzere olan dev kahverengi bir koltukta oturuyorduk. Ablam onu daha iyi tanıyordu, hal ve tavırları endişe vericiydi. Ben ortamı çok eğlenceli buluyordum. Olabilecek en hızlı şekilde babama olanları anlatıyordum nefessiz. Kertenkeleyi görmüştük, kovaladık, kaçtı, takip ettik, ben düştüm, ne bardakla ne gazeteyle yakalayabildik. Babam sessizdi.
Düşünceli bir şekilde oturuyordu. Duvardaki gri karanlık alandan televizyonun ışığının yansıdığı yan duvara doğru hareket eden kertenkelenin üzerindeydi dikkati. Duvarla rengi bütünleşiyordu, bazen görünmez oluyordu bu yüzden.
Ben bugün uyumayacağım dedi ablam. Ya o şey üzerimde yürürse? Ben de eğlencesine katıldım. Ya hep beraber uyuyacaktık, ya da uyumak yok dedim.
Babam kalktı ve sırt çantasından garip bir alet çıkarttı. Yeşil düğmeye basarak kertenkelenin koordinatlarını girdi. Sonra batığı mavi düğme bir şey yapmamış gibiydi. Tam kırmızı düğme öncesi bir an durdu, bizi hatırlamıştı - şaşkın bir şekilde oturduğumuzu fark etmişti herhalde. İşte o anda onlardan bahsetti ilk ve son defa. Sonraki yıllarda konuyu bir dahsa açmadı.
Son Rapor
“Kolektife raporumun altını çizdiği üzere başarısız olduğumuzu kabul ediyorum. Çok az enerjim kaldı ve bu kısa bir iletişim sağlamak için son fırsatım olabilir. Mesajın size ulaşacağından emin olamıyorum. Eğer ulaşırsa, önceden uyarıldınız! Kertenkeleler artık yönetimde değiller. Yeni bir tür, primat kökenli, humanoid görünümlü, iki ayağının üzerinde duran, psikosomatik, tutarsız ve yeni bir enerji türü keşfetmenin eşiğinde dünyayı kontrol ediyor. Her nasılsa bizi biliyor. Dünya dışı canlılarla temas etmeden bunu nasıl yaptıklarını bilemiyorum. Fakat tekrar buraya birini gönderdiğinizde dikkatli olun ve doğru kostümle gönderin. Ben geri dönüşmek için gerekli enerjiden yoksunum. Bu formda kalmaya devam edeceğim. İstanbul’dayım ve yıl 2020 onların takvimine göre.”
Çocukluğumun günlüklerini inceledikten ve babamın aldırttığı notlara baktıktan sonra bu bölümü tamamıyla kendi gayretimle yazdım. Bugünlerde kaybolan bazı insanların veya tekrar ortaya çıktıklarındaki garip davranışların bu konuyla ilgisi olup olmadığını araştıracaklara yardımcı olması niyetiyle.
15. Vapurdaki Kadın
Kabataş Adalar hattında İstanbul’da eski bir vapurdasın. Şirket-i Hayriye’den yadigar, biraz ağır aksak, oldukça tecrübeli.
Pandemi günleri herkes gergin. Yeni yeni sokağa çıkmaya başlamışlar. Kimsede bir kurtuluş hissi yok. Mesafeye dikkat bir yere kadar da olsa var, maske performansı daha düşük. Üç beş adım birkaç metre vesaire derken içeride ve dışarıda köşe kapmaca şeklinde bir oturma düzeni. Pek de bir kalabalık yok neyse ki.
İkinci kata çıkıyorsun, arka tarafta açıktasın. Geminin arka tarafında motorun beyaz köpüklediği mavi yeşil Boğaz sularına bakarak seyahat ediyorsun. Göz ucuyla etrafına bakıyorsun sanki 10 – 15 kişi var açıkta senle beraber. Sana göre solunda 50 yaşlarında öğretmen edalı bir kadın ve iki çocuğu sürekli konuşuyorlar. Elele bir çift biraz daha ötede. Adaya dönmekte ekalliyet mensubu birkaç adam evrak çantaları bazılarının kucağında kah gazete okuyorlar rüzgarda uçuşarak, kah gülüşüyorlar.
Kadıköy’ü geçip eski şehri de sağlam arkana aldığında ortalarda bir kadın fark ediyorsun. Kırmızı biraz fazla frapan giysisiyle dikkatini çekiyor. Kadını göremiyorsun tam ama 20’lerinde gibi geliyor. Şaşırıyorsun çünkü göz hafızan bu kadar kırmızı bir rengi hatırlamıyor güvertede. Oysa daha yeni bakmıştın etrafına.
Kadının gümüş pullu bir el çantası var. Koltuğa bırakıp ayağa kalkıyor. Sana gülümsüyor gibi geliyor ama emin olamıyorsun. Sana doğru yürüdüğüne görüyorsun, ne diyecek diye bekliyorsun, çantasını bıraktığına göre mendil, maske, sigara gibi bir şey isteyecek herhalde.
Kırmızılı kadın yanından yürüyor. Bir şey söylemiyor. İki yandaki gıcırtılı tahtadan koltuğun üzerine çıkıyor. Denize atlıyor.
İlk beş saniyeyi çok iyi hatırlıyorsun. Teker teker saymış gibi. Sabitsin. Şaşkın. Etrafta bir hareket görmüyorsun. Rüzgar saçlarını dağıtıyor. Ayağa kalkıp denize bakıyorsun kadının ardından. Yolcu düştü diye bağırman gerektiğini düşünüyorsun. Susuyorsun. Deniz kıpkırmızı.
Bir süre sonra ki artık zamanın ucunu kaçırdın, güverteye dönüyorsun birilerine bir şeyler söylemek için. Kimseler yok güvertede. Birkaç parça eşya, gazete, bavul, çanta var sadece. Bir de sen.
16. Kargo
Abisi Pera’da Balyoz sokağa gideceksin, arabayı al, numara 19, Samet apartmanı, daire 2, Semih Bey’e teslim edeceksin paketi, biraz büyükçe ve ağır, motorcuya olmaz.
Etiler’den aldığın kargoyla Tepecik Yolundan arkadan dolaşıyorsun. Nispetiye sakin, hızlı geçiyorsun, Zincirlikuyu’dan Çevre Yoluna bağlanıyorsun. Piyalepaşa, Dolapdere, Tarlabaşı diyerek her gün gittiğin yollardan bir kez daha geçiyorsun.
Refik Saydam’dan içeri, Pera Palas’ın kenarından arkaya dönüş Balyoz Sokaktasın. Arabayı makul bir yere bırakıyorsun, yükü biraz zorlukla da olsa alıp tek sıralı numaraları takip ediyorsun 11 13 15 17. Sokak bitiyor 19 yok. Etrafa bakıyorsun, ileriye gidiyorsun, başka sokaklar. Köşedeki bakkala soruyorsun Samet apartmanını bilmiyor, numara 19 yok burada diyor. Merkezi arıyorsun, geri gel diyorlar.
Ertesi gün aynı yere gönderiliyorsun, itirazlar boşa, mal teslim edilecek talebi gelmiş, Semih Bey aramış, kızmış. Balyoz sokakta aynı yerdesin. Çift numaralara bakıyorsun göz alabildiğince gidiyorlar. Karşı kaldırıma geçiyorsun ve 2 4 6 8 10 diye gidiyor. Bakıyorsun her iki tarafta çift numaralar var. Takip ediyorsun 19’un yakınında 18 ve 20’ye. Samet Apartmanı yok. Yine de zil çalıp soracaksın, cevap veren olmuyor. Sokakta yürüyorsun yükü arabaya bırakıp. Sokak bitmiyor 280’e geldiğinde ne kadar yürüdüğünü karıştırıyorsun, başın dönüyor.
Sonraki gün yine Beyoğlu’na gönderiliyorsun. Artık ezberlediğin Balyoz Sokakta duruyorsun. Gözün tabelaya ilişiyor. Gönül Sokak yazıyor. Köşedeki bakkala soruyorsun burada Balyoz Sokak yok hemşerim diyor, sen bir hata yapmışsın adreste.
Gece mesai sonrası gidiyorsun. Arkanda Pera Palas, Marmara Oteli, dalıyorsun sokağa, işte Balyoz Sokak diyorsun, böyle de bulurum seni lan gavat. 19 numarayı arıyorsun. Paket falan yok ama bulacaksın işte. Buluyorsun da. Sokak boyunca 19 numara her kapıda. Tüm apartmanlar da Samet, tüm ziller de Semih. Aradığını buluyorsun. Zili çalıyorsun.

17. Onlar ve Biz
Nereden geldiklerini bilemeyecek kadar uzakta kalmıştı evleri. Ne zamandan beri yolculuk yaptıklarını unutmuşlardı. Nerede olduklarının da bir önemi yoktu artık. Bir ara buradaydılar yine, burası her hangi bir yerdi onlar için.
Onlar, 350 milyon yıl önce zırhlı balıklara bulaştılar. Karada neredeyse hayat olmadığı için rahat davranıyorlardı. Yerleşiklerin gelişim düzeyleri dikkate alındığımda, yakalanma ihtimalleri sıfırdı. Başka bir uzay gezginine rastlamayı da milyonda üç ihtimal olarak hesaplamışlardı. Rahatladılar..
Plasodermler hedefteydi, Antiarkilerle başladılar ve zamanla Dunkleosteosların neredeyse tümünü ele geçirdiler. Balıkların üreme hızları Onları zorladı. Düşünen Hücre üretim süresinden önce balıklar çoğaldığı için hücre yoğunluğunu sağlayamıyorlar ve gittikçe kontrolü kaybediyorlardı. Enerjilerinin önemli bir kısmı da zırhlı balıkların beyin gelişimi yeterli olmadığı için paralel bir beyin sistemini parazitik olarak sürdürmekte kullanılıyordu.
Dinozorlara kadar farklı canlılarda geçirdiler buradaki zamanlarını. Karaya geri döndüler, yağmur ormanlarında milyonlarca yıl gözlem yaptılar. Bu zamanı yolculuk yeteneklerini geliştirdiler ve Evrenin Yaradılış Sırrı’nı araştırdılar. Yukatan’a meteor çarpacağını önceden hesaplamışlardı. Riske girmeye gerek yoktu, 66 milyon yıl sonra dönmek üzere başka bir gezegene doğru yola çıktılar.
Plan dahilinde buraya döndüklerinde hala aradıklarını bulamamışlardı. Yorulmaya başlıyorlardı ama Onlar için kavramlar insanlardaki anlamı taşımıyordu. Her zamanki gibi derslerini çalışmışlardı. Çinli bilge Konfüçyüs’ün sözlerini, Sun Tzu’nun Savaş Sanatını, Romeo ve Jülyetle birlikte Batı Yakası Hikayesini, Michael Jackson şarkılarını ve Orson Welles’in filmlerini kim bilir kaç kez incelemişlerdi.
En önem verdikleri kültürel başyapıt Don Siegel’in 1956 yapımı “The Invasion of Body Snatchers” filmiydi. Bu sayede bizlerin işgale hangi şartlarda hazır olacağımızı değerlendirebildiler. Kopyalama yönteminin zorlukları, biyolojik ve atık madde karmaşıklığı nedeniyle parazitik yöntemle işgalin en iyisi olduğuna kanaat getirdiler. Onların daha genç olanlarının da katkısıyla hazırlık safhasında buradaki önemli insanlara önceden bulaşıp ortamı hazırladılar.
Bugünden geriye bakınca, biraz da gülümseyerek, kimin önemli olduğuna karar verirken zorlandıklarını fark ediyorum. YouTube’da en çok seyredilen videoları, Spotify listelerini ve en pahalı sporcu transferlerini dikkate almışlardı. Brezilyalı futbolcular, Amerikalı şarkıcılar ve Hintli film yıldızlarıyla başlamıştı istila.
Bir kaç yıllık hazırlık, toplumun dikkatini dağıtmak ve sonunda milyonlarca konağa birden bulaşmak. O gün geldiğinde Rushmore Dağının arkasında özel olarak kamufle edilmiş iniş sahasına planladığı şekilde sorunsuz vardılar. Ronaldo ve Rhianna Onları karşıladı. Büyük salonda türün buradaki tüm üyeleriyle birlikte bulaşı planlarının üzerinden geçtiler. Amerika’dan hemen sonra 2 kola ayrılacak ve Atlantikle Pasifik geçişlerini benzer zamanda tamamlayacaklardı. En geç üç ay içinde gerektiği kadar bulaşma sağlanacak, üçüncü yılsonunda yüzde yüz dönüşüm ve ardından Düşünen Hücre üretiminde altı kat artışa ulaşılması.. Böylece Sırrı çözecek kapasiteye geleceklerdi. Arkalarında bıraktıkları çürümüş gezegenleri bir an bile anımsamadılar.
Hareket anıydı. Başlama komutu verildi.
Ama kapılar açılmadı.
Şaşırdılar.
Dışarıda kimse kalmamıştı. Haber verecek, yardım isteyecek bir başkası yoktu. Tüm güçleriyle buradaydılar. Hatta daha net olmak gerekirse bu grubun bildiği herkes Dünya’da Rushmore Dağındaki odadaydı. Bir kaç dakikadan fazla sürmeyen şaşkınlık yerini derin bir uykuya bıraktı. Oda bilmedikleri bir gazla doluyordu.
Yakınlarda bir gözlem odasında bazılarımız heyecanımızı bastırmaya çalışarak konuşuyorduk. Ele geçirdik hepsini, bu kadarını tutabilir miyiz kendimizi riske atmadan, ihtiyacımız olanları alıp burayı toprağa gömelim, aktarım mekanizması hazırlandı, onlara bulaşmak için ihtiyacımız olan her şey burada, bir kaç güne Onlar’a dönüşümü tamamlarız.
Onların sonu böyle geldi diye düşünüyorum. Biz onlara bulaştık. Aradan zaman geçti, aklım, aklımız karışık biraz. Evrenin Yaradılış Sırrı ile uğraşacak vaktimiz olmadı doğrusu. Bize göre gerektiğinde kutsal kitaplar, yetmediğinde teorik fizik olduğundan daha öncelikli konularla uğraştık. Bulaşma yeteneğimizle dünyayı ele geçirme planımızı uygulamaya başladık.
18. Randevu
Ada gülümsedi. Tepedeki manastıra hazır mısın diye sordu. Sahildeki kayıklar bağlı mı diye kontrol etti. Kuşları tekrar saydı. Özellikle kargaların sayısından emin olamıyordu. Yeni yapılan sinema salonunda film gösterimi vardı, onlara hiç dokunmadı. Elektrik hatlarını, su borularını hızlıca gözden geçirdi yola çıkmadan. İtfaiye Şefine acil durum önlemlerini sorduktan sonra zamanı gelmişti yolculuğun.
Bir kaç saat sonra diye mırıldandı kendi kendine. Bir kaç saat sonra Burgazla birlikte Gökçeyle buluşacağız, bu sefer Rodos da gelecek, acayip keyifli olacak, sabaha kadar tavla oynayacağız.
Bu düşünceler ve büyük bir gülümsemeyle gemiden çözdü kendini, yola çıktı.
19. İş ve Para
Çalışmak için para vermek istiyorum dedi oto galerisindeki kadına. İkinci el arabaların satışını yapan bu zincirin ülke müdürüydü elli yaşlarındaki hafif tombul biraz fazla titiz ve şık kadın. Bir satıcının ne hissettiğini öğrenmek istiyorum, kendine ait olmayan bir şeyi satıp bir başkası için para kazanmayı hissetmek istediğimden size bu parayı teklif ediyorum. Kadın fazla uzatmadı, incelenecek satış raporları vardı, basıp gitmesini söyledi. Izgara köftelerine bayıldığı bir lokanta vardı. Abdullah Abi dedi, izin verirsen ızgaraya oturayım, o cızzz sesini duymak istiyorum, sıcak köfteleri müşterilere sununca mutluluklarını, ağızdan beyne lezzeti görmek istiyorum abi. İşte bak bu da maaşım getirdim sana, alırsan parayı başlayabilirim. İlan verdi internette. Pilates dersleri verilir. İlk ders ücretsiz, 5 ders alana ödeme yapılır. Kod yazdı fotoğraf sitesi için, arama motorunu iyileştirmek için çalıştı ve beraberinde saatlik ücretini gönderdi. Otobüsü İstanbul’dan Çanakkale’ye sürdü, üstüne para almak yerine ekibe bahşiş dağıttı. Sen bizi işimizden mi edeceksin deyip iyice bir dövdüler otogarda. Hastanede çağrı merkezi telefonlarını cevapladı. Her bir çağrı için de para bıraktı masaya. Şirket dava açtı iş kanunu bilmem kaçıncı maddeye uymadığından. Kamu ihalesine girdi. Ormanlık araziyi iyileştirme işini almak için. İhaleyi alırsa ödeme almak yerine ödeme yapmayı önerince bu sefer de inşaat firmalarından dayak yedi. Bilgisayar oyununda ürettiği giysileri bedavaya dağıtınca beyaz saçlı uzun boylu bir Elf terzi tarafından kovalandı. Üniversiteye döndü ve öğrencilere ders vermek karşılığında para vereceğini açıklayınca parası cebinde kaldı. Karşılıksız para vermek istediğindeyse alan çok oldu. İş yapmak için para vermeye çalışınca hiç kimse almadı. O da kendi işini kurdu.
20. Zarx-2
Girişten hemen önce Zarx-2 heyecanlıdır
Zarx-2 kapıdan büyük bir heyecanla içeri girdi. Gözleri aydınlığa alışmakta zorlanıyordu. Kapı dışında kalan tüm yüzey şeffaf olduğundan güneş ışığı doğrudan içeri giriyordu. Koridorun karanlığından odaya bu hızla dalmadan önce gözlüğünü takması gerektiğini düşündü. Kim bilir kaçıncı kere aynı hatayı yapmıştı. Doktor bunu tekrarladığı takdirde geçici körlük yaşayabileceğini uyarmış olsa da heyecanına hakim olamadığından unutmuştu. Her seferinde bir mazereti vardı nasıl olsa.
Daire şeklindeki odanın tek mobilyası oldukça büyük bir yataktı. Neden bu kadar büyük yapmıştık bunu diye düşündü Zarx-2, o zamanki hacim farklıydı herhalde, sonra da değiştirecek fırsat olmadı, ardından bu uyku başladı, sadece onda değil, birçoğumuzda, yakınlaştıkça arttı, arttıkça uzadı ama sonunda buradayız işte.. Haberi paylaşmak için gelmişti, yatağın yanında gözleri güneşten kamaşmış bir şekilde hafif sallanırken olabildiğince yüksek sesle haykırdı: “Efendim geldik, giriş mesafesine ulaştık, emirlerinizi bekliyorum .. bekliyoruz efendim.”
Sessizlik..
Sadece güneş, anılar, yolculuk ve sessizlik..
Ne kadar zamandır böyleydi? Bunu da başka şeyler gibi hatırlamakta zorlanıyordu. Hayalkırıklığıyla arkasını döndü, odadan çıktı.
Yataktaki gözleri kapalı, nefes alıp almadığı belirsiz, hareketsizdi. Mesajı almış mıydı, değişen bir şey var mıydı durumunda, öngörüler doğru çıkacak mıydı, Zarx-2 bunların hiçbirine cevap bulacak durumda değildi, yapılması gereken, hemen yapılması gereken bir giriş vardı, her ne pahasına olursa olsun yapılacaktı.
21. Yolculuk
Uzun süre öylesine oturdu.
Bakışları karanlığı tarıyordu.
Karşı sahilin ışıkları gözlerini almış
Götürmüş, başka bir hayatın ortasına koymuştu sanki.
Ondan bekleyeceğim gibi davranıyordu bu gece. Uzun süre kendinden kaçtığı zamanlarda yaptığı gibi. Reddetmenin dayanılmaz olduğunda duyulan geri dönmenin heyecanını yaşıyordu. Ya da yaşamak istiyordu denebilir. Çünkü gitmeyi bilen birisi olarak, dönmenin heyecanından önce – dönmenin de bir gitmek olduğunun farkındaydı. Ve her yeni yolculuk yalnızca en azından bir veda gerektiriyordu.
Karşı sahilde ışıklar yavaşça sönmekteydi.
Dolaştığı hayatlar yataklarına çekilmekte, yeni bir günün sorumluluklarına hazırlanmaktaydılar. Gece onlar için kiralık hayatlarını sürdürmek enerjisini topladıkları zamandı.
Acaba o da mı böyle düşünüyordu gözleri ışıklardan örülüyken.
Sessizdi. Sessizdik.
Bunları düşünüp de susmak o kadar zordu ki yerimden kalkmak ihtiyacı hissetim. Sinirli adımlarla salonu turlamaya başladım. Gözüm bir ışıklarda, bir onda, bir tavanda, bir kendimde, bir bir bir bir bir bir bir her yerde..
Saatler geçiyor ve 80’lerin öncesini düşünüyorum. Acaba yurtdışına göçmek nasıl bir duygu diye.. Teknolojik devrim fiziksel kaçmanın da tadını kaçırmışa benziyor. Yani ya cep telefonundan sana ulaşırlar, ya bilgisayardan. Hatta elektronik posta artık buzdolabından bile seni bulabilir. Yalnızlığın da tadı kalmadı artık. Eskiden hayalini kurduğum balıkçı kasabasını (sanırım bu temayı 80’lerde horoz gibi permalı saçlı kadınların oynadığı filmlerde epeyce yozlaştırmışlardı) bulamayacağımı anlamakla kalmıyorum, artık balıkçı ve balıklar için de endişelenmekteyim..
Turuma devam etmeden önce bir kadeh şarap almalıyım..
O hala oturuyor..
Sahilin ışıklarından arta kalanlar yüzünü belli belirsiz aydınlatmakta. Bir başka yolcuğundan geri dönmek üzere şimdi. Bir yenisine çıkana kadar burada olacak.
Satırlarını tekrar okuyamayacağımız hayatımız..
İsterseniz siz de bakın dışarıya şimdi. Her ev kendi adacığını yaratabilir eğer ışıklarını göreceği bir sahili varsa karşında.
Dikkatli bakın kendinize, dikkatle bakın..
Farkları anlamaya başladığınızda gözleriniz sizi götürecektir karşı sahile, başkalarının hayatlarına.. Ve tüm gözler, ışıklar, sahiller, adalar ve yolculuklar birbirine karıştığında – işte o zaman bulacaksınız aradığınızı sandığınızı..
Bense elimde şarap kadehim, sırtım duvarda.. Kulağımın tek isteği bir parça müzik ve martı çığlığı duymak gece yarısında..
Bakıyorum karşı sahile, evde yalnız, uzun süredir tek başıma..

22. Instagram
Instagram’dan mesaj geldi, tekrar.. Ders çalışırken Aslı yazıyor, ben cevaplıyorum, ders çalışamıyorum, Aslı tekrar yazıyor. Kaç saattir bu notlara bakıyorum hatırlamıyorum bile. Karnım aç, dizi seyretmek istiyorum, yerçekiminin bu eşyaya etkisi neydi, bilmiyorum, Aslı arıyor..
Babaaa! Baaaaa baaaaaaaaaaaa!
Ne saçmalıyorum, niye bağırıyorum ki, kardeşime mi seslensem, anneme?
N’aber?
Selam. Garip bir gülümseme yapıyorum, şaşırdım, başparmak yukarı, iyidir..
Akşam oldu, bitirebildin mi?
Onca şeyin arasında neden bunu soruyor bana? Kafamı sallıyorum, bu sefer Deniz’den mesaj geliyor whatsapp, ters çeviriyorum telefonu, bitti gibi diyorum, etrafı toplayım, dosyalamalıyım bazı şeyleri, oysa söyleyecek başka şeyler var, bir keresinde ağlamıştım çok ve ne kadar güzeldi büyüsem de ki bence büyüdüm bana sarılması, bir gün hep beraber yürümüştük deniz kenarında sıcaktı herhalde başka bir şehirdi çünkü kendimi denizde bulmuştum.. Birazdan biter, yardıma ihtiyacın olursa söyle, tamam.
Yarım saat daha sürdü işkence. Fen dersi güzel ama çalışmak sıkıcı. Kaç yıldır zaten durmadan çalışıyorum. Telefonu uçak moduna alıp bıraktım en azından. Anneme baktım, gülümsedi, o da bir şeyler yapıyor, kardeşimde, herkes meşgul, ben sıkkın, iş bitti, çanta tamam, kağıtlar var..
Aman tanrım – onlarca yüzlerce bir sürü kağıt var odada, başka derslerden, unutulmuş ödevlerden, arkadaşlardan! Çöpe bir kısmı hemen, gerisi için şeffaf dosya lazım.
Çalışma odasında çekmeceye bakıyorum, yok.
Baba baba nerede bulurum? Bulunacak başka şey yok gibi.
Siyah dosyanın içinde? Yok, orada bulamadım. O zaman depoya inip bir baksak mı, orada vardır.
Üşeniyorum, hava karanlık, yeni mesajlar gelmiş olabilir, anneme sorsam belki daha iyi bir çözümü vardır, toplamasam olur mu, depoya inmekten daha iyi bir şey yok mu yapacağımız?
Beş dakika sonra aynı yerde, ay biraz daha yükselmiş gökyüzünde, gelir misin benle depoya? Tabii ki gelirim diyor, gülümsüyor, zaten çoğunlukla gülümsüyor, gülmediği zamanlarda da gülümsüyor, belki de ne düşündüğünü ne hissettiğini bilmemi bilmemizi bilmelerini istemiyor tam olarak, gülümseme bir kalkan arkasına saklandığı, ya da bir kamuflaj yanıltmaya çalışıyor bizi, hmmm, çok fazla Sherlock Holmes izledim, üstüne de şu BBC Amerika’nın kaçık sarı ceketli dedektif bozuntusu, ulan o da çok güzel aslında.
Sen ikinci sezonu seyrettin mi baba? Çok eğlenceli geliyor bana..
Merdivenden yürüyoruz, kapıyı kardeşim kapatmış, babam önde, apartmanda ışıklar uzun yanıyor, yine de bütün yolculuğa yetmiyor ama biliyorum karanlıkta gitmeyi sever, bense ürküyorum, ayak seslerimiz dışında hiç bir şey yok, ışık gittiğinde tanıdığım bir yolda el yordamıyla yürümek var ve ayak sesleri, ışık gidiyor, yakmıyorum tekrar, dayanamıyorum ki.
Sen açar mısın kapıyı diyor, anahtarlar elimde, hikayeler anlatıyor sürekli, hangi arada başlıyor bilmiyorum, hep böyle, bir de korkutmaya çalışıyor şerefsiz, çok seviyorum ama korkuyorum bazen, kardeşimi de, arkadaşlarımı da korkutuyor, hiç vazgeçmedi, üç adamdan bahsediyor, biri görmezlikten gelmiş ama konuşmuş, diğeri duymamış ama görmüş, öbürü susmuş ama biliyormuş, sonra hepsi birbirine giriyor, tam babamın seveceği gibi, karışıyor, kapıyı açıyorum, içerideyiz.
Önden gidiyorum, garip suratlar yapyıor, beni korkutmak istediğinden, bir kenarda birdenbire kafasını yana çeviriyor, iki adım sonra sesini değiştiriyor, sonra tekrar bir surat, ışıkları açıyorum, açıyorum, bağırıyorum, yapmaaaaa, gülüyorum, kaç yıl oldu, güzel..
Derin hendeklerden karla kaplı dağları aşıp, konuşan develerle uçan maymunlara selam çakıp, dirilen hayaletlerin zombi ruhlarındaki fısıltıyı emdikten sonra şeffaf ve bilimum dosyayı almış durumdayız, bu arada 5 kere bağırdım, bir kaç kez çığlık attım, sanırım vurdum da ama hedefe ulaştık.
Dönüşü asansörle yapıyoruz, metal kapılar usulca kapanmıyor, bekliyoruz..
Korku hikayeleri anlatıyorum ya, bir de ışık söner burada kalırsak?
Senle kalmak iyi olmaz herhalde!
Olmaaaz tabiii, o zaman sürekli korkuturum seni..
Korkutsan ne olur ki, yeter ki anlat, burada ol, demiyorum tabii ama düşünüyorum. Asansörün içindeki ayna büyüyor, uzuyor sanki, ben küçülüyor muyum, saçmalıyorum, elini uzatıyor babam, içinde aynanın eli, görüyorum, hiç bir şey diyemiyorum, yavaşça karşıya geçiyor, bana bakıyor geçmeden önce son kez, sevdiğini hissediyorum, sevdiğini söylüyor herhalde, ben öyle düşünüyorum ama hiç bir şey duyamıyorum ki!
Sonra aynadan bakıyor bana, her zaman baktığı gibi, keşke asansör devam etse diyorum gitmeye, keşke..
Duruyoruz, ışıklar gidiyor, kapı açılıyor, çıkarken ellimde dosyalar aynada kendime bakıyorum.
Merdivenin başında kardeşim, küçük daha, sevimli ve can sıkıcı, seni bekledim diyor.
Beni mi?
Evet.
Bizi demek istiyorsun herhalde?
Anlamıyor ne dediğimi, kapıyı açık bırakıp dönüyor arkasını, annemi görüyorum, neden tek başına indin depoya diyor, biliyorsun hava karardıktan sonra tek başına inmeni istemiyorum.
Ağlıyorum.
Kimse bir şey anlamıyor..
Kimse hiç bir şey anlamıyor.
23. Ayna
Şehir kar altındaydı o gün. Sokaklardan taşan beyazlığa inat kapalıydı hava. Sabahları da yanması gereken ama keyfe keder çalışan sokak lambalarının imdadına Selene elinden geldiğince yetişiyordu. Dar sokaklarıyla meşhur bu şehrin eski mahallelerinden birinde bakımlı bir apartman dairesinde kapı üç sürgüyle kilitli, camlar soğuğu içeri almamak üzere kapalı, ışıklar bir yer dışında sönüktü.
Kadın aynaya baktı. Gördüğü onu mutlu etmiş olmalı ki bir tebessüm güzel dudakları kapladı. Saçıyla oynadı hafifçe, sarı bukleler siyah dantel bir elbisenin üzerinde hareketlendi. Hava soğuktu, dışarı çıkmayacaktı ama hoşuna gitmişti gördüğü.
Yatmadan önce aynanın önünden geçti, çıplaktı, üşüyordu, yalnız hissediyordu evin sessizliğinde. Elini uzattı kendine, sakinleştirmek için okşadı. Uzakta bir yerde çocukların resimleri belli belirsiz gözüküyordu, ağladı..
Gecenin bilinmez bir saatinde mutfağa giderken yarı uykulu bir bardak su için, ayışığı kızıl saçlarını aydınlattı aynanın önünden geçerken, uykulu gözler buna bakmadı.
Sabah dışarı çıkmadan önce şöyle hızlıca bir kafayı uzattı nasıl gözüküyorum diye ama hiç bir şey göremedi.
Akşam eve döndüğünde gülümsedi aynadaki kadına. Ne kadar de genç ve güzelsin dedi. Dar siyah bir pantolon, beyaz fırfırlı bir gömlek, kırmızı fularıyla bir korsan vardı karşısında.
Sonra yemek yaptı aynada, özenli bir şekilde sosunu hazırladığı makarnayı pişirdi. Ardından film seyretti küçük kız, çocukluğunun ilk korku filmlerinden birinde çatı katında bütün lanete sebep olan birisi yaşıyordu.
Yatmaya giderken gülümsedi kendine, ne yaptığını biliyorum dedi, karla kaplı bu şehirde benim ruhumu ısıtmaya çalışıyorsun ama bu kadarı yeter, aklım kendini karıştırıyor şimdiden.
Lisede öğrenciydi, aşıktı, dersleri idare eder, tek düşüncesi yıllıkta hakkında neler yazılacağı. Yaşlandı ama hiç durulmadı, gözleri on yıllar ötesinden bakıyordu çocuksu dalgınlıklarda. İşe gitmek üzere hazır ve dünyanın yükünü üstlenmeye gönüllüydü, gözler dışında her şey farklıydı. Aşıktı, göremiyordu ama elini, ellerini tutuyordu onların, gözyaşları arasından bakıyordu.
Kadın değişiyordu aynanın önünde. Ne olduğunu bilemiyordu. Mutluluktan acıya, heyecandan şaşkınlığa dönüşen kızıl sarı saçlar arkadaşlarından aşklarına dağılıyordu. Sabah, akşam, gece, öğlen, 5, 3, 17 bir şey ifade etmiyordu. Anılar birbirine girmiş yeni anıları yeni insanları yeni yerleri üretiyordu. Kar hep yağıyordu, ay hep vardı, ev hep aynıydı, ayna oradaydı ama o değişiyordu.
Ne istersem yapabilirsin diye haykırdı. Ne istersen yapabilirsin. Beni mutlu et. Bu olmak istemiyorum. Olmak istediğim şey yap beni diye yumruklarını kaldırdı, kendine vurmaya başladı aynada, aynaya vurmaya başladı kendinde, yumruklarını indirmedi, durmadı, susmadı.
Ayna önüne bakıyordu. Gördüklerinden sıkılmıştı. Aynı suretle geçirilen zaman bu kadar yıldan sonra çekilmez oluyordu. Bu sefer kendine deniz kenarında bir balıkçı kasabası seçti, kitaplardan araklanmış beyaz martıların uçuştuğu, tepede bir deniz feneri, kumsalda denize giren insanlar, parke taş sokaklarda dükkanlar, balıkçı tekneleri ve bol güneş.
On yedi yaşında oldukça yakışıklı bir genç adam gülümsedi aynaya, şapkasını düzeltti, kapıya doğru yürüdü.
24. Cevaplar
Sanırım herkese onlarca milyon kere sorulmuş bir soruydu sorulan. Cevabı bir o kadar verilmiş. Düşünmeden. “Gerçekten”, “Haklısınız”, “Kesinlikle” menşeli kuvvetli ve inandırıcı olmayan bir “evet” sözcüğü herkesin inandırıcı bulduğu çünkü dinlemediği. Olağanüstü önemli bir duygusallığın olağanüstü sıradan sorusu on milyon kere sorulan.
Sıradan cevaplar basitleştirir mi yaşananları?
Coşkulu, önemli, önemsenen ama basitleştirilen şey anlayabilmek için mi basittir yoksa iletişim indirgemek midir ortak paydaya – anlamsızlaşsa da?
Cevap yaşananı değiştirebilir mi yoksa sadece yaşanacak üstünde mi etkisi vardır?
Soru bile soramadığımızda ne olur?
25. Madam Katya
Madam Katya dördüncü katta oturuyordu. Siparişlerini Merkez Bakkaliye’den yeri gelir günde birden fazla telefon görüşmesiyle verirdi. Kah büyük liste, kah bir paket makarna.. 70’ini geçmişti Madam Katya ama kendi işini rahatlıkla görürdü.
Yağmurlu bir sonbahar günü Kemal elinde dört büyükçe torba hafif ıslak su damlatır vaziyette kapının zilini çalarken alacağı bahşişi düşünüyordu. Hava kötü diye acaba 10 lira alır mıydı? Yok be dedi, Madam’ın eli sıkıdır, 5 verse iyi, en fazla o kadar.
Kapıyı üçünü kere çalmasıyla kapının aralık olduğunu fark etmesi herhalde aynı anda oldu. Tombulca denebilecek sol elini uzattı, kapıyı birazcık itti, elinden bırakmadığı torbaların dengesini bozmamasına dikkat ederek kafayı aralıktan uzattı, seslendi, Madaaaam, sesini yükseltti, Madaam Katyaa, ..., cevap yok.
Biraz daha araladıktan sonra kapıyı salonun girişi karşısındaydı, Kemal’in çocukluğundan beri kim bilir kaç kere gördüğü bu görüntü yıllar içinde hiç değişmemişti. 1960’lardan kalma ama eli yüzü düzgün bakımlı mobilyalar, soluk yeşil ve bir türlü havı bitmeyen sonsuz bir halı, evin cephesi boyunca dizilmiş camlar, plastik değil hafifçe çürüyen beyaza boyalı tahta doğramalar, camların ardında mezarlık manzarasını her geçen gün biraz daha yeşilin arkasında saklayan ağaçlar.
Madaaam Katyaaa, hala cevap yok..
Kemal artık işe dönmem lazım, torbaları kapıya bıraksam da gitsem diye düşündü. Sonra bunları taşımak zor olur Madam için bari mutfağa kadar ben götüreyim faydam olsun, belki de içeridedir sesimi duymamıştır dedi kendi kendine. Islak ayakkabılarını kapıda çıkarttı, torbaları bir silkeledi su damlacıklarından, içeri girdi.
Çoraplarının ucunda kapıyı sol arkasında aralık bırakarak sağa doğru usulca yürüdü. Salonun ortasından mutfağa giriş vardı, daha önce de Madam Katya için eşya taşıdığı için güzergah tanıdıktı. Oldukça loş mutfağa adımını atarken torbaları kapının yanına sırayla koydu ve hafifçe seslendi Madaam Katya??
Bahşişi de alamadan gidecem diye düşünmesine fırsat kalmadan beklenmedik bir cevap geldi kısık seslenişine – sokak kapısının kapandığını duydu.
Herhalde içerideki odalardan çıktı Madam diye düşündü, cevap vermemesine bir anlam veremese de hızla kapıya doğru hareket etti. Kapıya yaklaşırken emin olamadı ama birisinin kapının yanından biraz uzaklaşmış olduğunu ve onu gördüğünde içeriye doğru döndüğünü gördü ya da gördüğünü sandı. Biraz ürkmüş bir ruh haliyle kapının koluna uzandı bastırdı, çekti, açtı kapıyı, sonra durakladı.
Asabi bir ses tonuyla Madam Katya diye seslendi içeriye, Madam Katya siparişinizi getirdim, fişiniz de yanımda, ödeyecek misiniz şimdi?
Bir oda kapsının gıcırtısı dışında bir cevap gelmedi Kemal’e, o da kızgınla gergin arasında bir hareketlenmeyle bu sefer kapıda sol tarafa evin iç tarafında daha önce hiç görmediği odalara doğru yöneldi. Odalar arasındaki antre serin ve mutfak gibi neredeyse karanlıktı. Kapılardan sadece biri aralıktı ve sarı ışık bu kapının çerçevesinden bir parça da olsa antreye sarkıyor, kapı dışında hiç bir şeyi aydınlatmadan durakalıyordu.
Kemal kapıyı itekleyerek odaya girdi, sarı ışık genel loşlukta dikkat çekici de olsa bir kaç tane mumdan öte değildi, kare şeklinde odanın tüm ışık gelecek boşlukları raflarla kaplıydı, evin doğramaları gibi beyaz ahşaptan yapılmış raflar farklı büyüklüktelerdi, bazıları yarım metre, bazıları bunun bir kaç katıydı. Gözleri ışığın rengine alıştıkça rafların bazılarının dolu olduğunu fark etti. Tam karşısında bir zenci çocuk duruyordu.
Parlak gözleri, kıvırcık siyah saçları, kısa pantolonu vardı. Herhalde 5-6 yaşlarında olmalıydı. Olsa olsa 90cm boyutunda neredeyse canlı bir bebek solundaki rafta gülümsüyordu. Karşısındaki köşede ayakta balo kıyafetlerini giymiş maskeli bir kadın vardı. Onun yanında nispeten daha küçük bir rafta yatar şekilde duran bir adam, otobüs şoförlerinin giydiği kıyafetlerden birini giymiş, sanki daha önceden bir yerden tanıdığı birini andırıyordu.
Madam Katya diye son bir kez seslendi ama sesi odanın içinde bile yankılanmakta zorlandı. Nefes alıp verişinin sesi gırtlağından daha çok çıkıyordu. Oda havasızdı, Kemal artık dışarı çıkmak istiyordu. Odanın kapsına doğru döndü ama dengesini tam toparlayamadığı için raflardan birine doğru girmekten son anda kurtuldu. Kapının tam yanındaki rafa hafifçe çarptı, bir adım geri attı sağlam basabilmek için. O anda kendisine şaşkın gözerle bakan Madam Katya’yı fark etti, büyükçe bir rafta hafif öne eğik bir şekilde, kırmızı soluk elbisesiyle oturuyordu hareketsizce.
Koşar adımlarla odadan fırladı, ağır çekimde gibiydi hareketleri, koşuyordu, hatta bağırıyordu ama sanki hem sesi hem de adımları gittikçe daha loşlaşan evle bitmeyen yeşil halı tarafından emiliyor, yok sayılıyordu. Nefessiz kapıya ulaştı, aralık bırakmıştı ama şimdi kapalı buldu. Kapının koluna uzandı, bastırdı, çekti, açılmadı.
Kendini bağırmaya hazırladı, nefesini topladı, kapıya yüklendi, kimse yok mu dışarıda, yardım edin be, kimse yok muuu?
Sesinin yeterince çıkmadığını düşündü, herhalde heyecandan dedi, artık kapıyı bile görmüyordu doğru dürüst, salon bu kadar karanlık olmamalı diye düşündü ama kapıyı açmaya çalışmaktan düşünmeye vakit yoktu. Tekrar yüklendi kapıya, açamadı. Sonra arkadan hafif bir ses duydu, ensesinde bir nefes hissetti, sırtına bir el dokundu, arkasını döndü..
26. Hediye
Kapı çalıyor. Sakin ama ısrarlı. Gitmeye üşeniyorsun. Vardığında kimse yok büyükçe bir kutu dışında. Kendi kendine mi geldin diye dalga geçiyorsun kutuyla, çok şakacısın, herkes bunu biliyor, bir tek kutu bilmiyor. Güçlükle kutuyu içeri alıyorsun.
Kimden geldiği veya kargo şirketi belli değil ama adres doğru sana gelmiş. Akşama doğru ilk fırsatta açarım, bir de etrafa sorayım gören olmuş mu kimin getirdiğini diye düşünüyorsun. Mutfakta bir şeyler hazırlamaya gidiyorsun. Döndüğünde kutu yok. Arıyorsun ama bulamıyorsun çünkü kapının dışında, çöp olarak konmuş. Ne zaman açtım, ne çıktı içinden diye düşünüyorsun.
Gün boyu huzursuz hissediyorsun. Hafif bir baş ağrısı, öksürük, halsizlik. Endişeleniyorsun. Annemi arıyorsun, biraz önce aradın ya evladım diyor. Herhalde pekiyi hissetmiyorsun. Bilgisayar başına oturuyorsun. Yazının ortasında kalmışsın, şaşırıyorsun, daha başlamadığına eminsin. Zil çalıyor, sipariş etmediğin yemek gelmiş. Endişeleniyorsun.
Yemeği bir kenara bırakıp yürüyüşe çıkıyorsun. Seni görenler iki adım açılıyorlar, hasta gözüküyorsun, ürküyorlar. İşten bir arkadaşımı arıyorsun bu arada, o da kendisine bir kutu geldiğini söylüyor. O da açmamış. Dikkatli ol lütfen diyorsun, saçmalama yanıtı geliyor.
Eve döndüğünde yemeği yenmiş, camları açık bulmaya şaşırmıyorsun. Uykuya yatıyorsun, bir daha ambulans sirenleriyle kalkana kadar. Karantinaya alınıyorsun apar topar, sana bulaştığını ihbar etmiş biri. Sen. Sen kendi telefonundan aramışsın. Neden arayayım ki bir şeyim yok diyorsun. Baş ağrısı? Uyanık rüya görmek? Aşırı gerginlik?
Hastanede tek başına bir odaya konuyorsun senin yüzüne sahip bir görevli tarafından, sen doktor sana iyileşeceksiniz diyor, yan odadan senin sesin geliyor, sen açığa demirlemiş bir tekneden sana bakıyorsun uyanık rüyanda, bembeyaz odada yalnızsın.
Bu arada evdesin yine sen - sağlıklı ve işinin başındasın. Yazıyı bitirdin, çayla peynirle keyifli bir kahvaltı arasında işten arkadaşına mesaj atıp gönderdin, biraz sonra arkadaşından gelen telefonda onun da çok enerjik yepyeni bir sabaha uyandığını dinledin. Bir yürüyüş için kapıdan çıkıyorsun apartmanın önü büyükçe kutularla dolu. Gülümsüyorsun..

27. Madam Matilda
En son ne zaman kar yağdığını anımsamıyorum. Çocukluğumda daha çok yağardı. Ailemiz daha genişti o zaman, büyüklerin hepsi hayattaydı ve eğer elektrikler kesilirse karlı gecelerde mutlaka hikaye anlatacak biri olurdu etrafta. Hayal meyal bazı hikayeler bugüne kırıntılarıyla gelmeyi başardı çocukluğumdan; konuşan kardan adamın ortadan kaybolduğu gece neredeyse tümüyle aklımda, Boğaz sularının kızıl renge boyandığı gün veya büyük büyük teyzemin maymununun okulda öğretmen olmak için sınava girmesi gibi hikayeleri ise zar zor hatırlıyorum.
Aralığın son akşamında yollar karla kaplıyken biz de evde kapalı kalmıştık. Arnavutköy neredeyse buz kesmişti, Sibirya’dan gelen Kuzeyli bir soğuk hava dalgası sahile acımasızca vuruyordu. Arka bahçe kar altında Abant Gölü’nün kenarında buzdan fırlayan bitkileri anımsatırcasına yalnız başınaydı. Yoldan tek tük araç geçiyordu, deniz kenarında bile kaldırımlarda yarım metreyi aşan kar birikmişti. Müge bir gün öncesinde annesinin yanına gittiği için aniden bastıran karda yılbaşının kenarında ayrı kalmıştık, çocuklarla ben evde, Müge ise annesiyle..
Hediyeler, yemek, telefonlar derken sevgi dolu bir üçlüydük ama sıkılmaya başlamıştık, on ikiyi beklemek niyetindeydi ufaklıklar ama homurdanmaya başlamışlardı baba canımız sıkılıyor diye. Mutfakta masanın etrafında birlikte oturuyorduk ki onlara Madam Matilda’dan bahsederken buldum kendimi, daha önceye hiç kimseye anlatmadığım bu olayı neden o anda anlattığımı bilmiyorum, belki de hep bu fırsatı beklemiştim, benden başka biriyle paylaşabilmek için ve yapacak başka bir şey olmadığını düşündüğümüz o anda aradığım fırsatı bulmuştum.
Madam Matilda Büyükada’da terziydi 1950lerde. Kocasını ikinci cihan harbinde kaybetmişti. Viktor Bey 44’te İtalya’da partizanların yanında savaşmak için Türkiye’den ayrılmıştı. Az da olsa mektuplar geldi Matilda’ya o dönemde. Mart 44’te Kuzey İtalya’da faşizm karşıtı hareketlenmelerin içindeydi Viktor Bey. Haziran’da Assisi’nin alınması sırasında önemli bir istihbarat görevi olduğu duyuldu. Aralık 44’te Ravenna’dan zafer mektubu gönderdi karısına Kanadalı askerlerle çekilmiş bir fotoğrafıyla. 45’in Nisan 29’unda Matilda’ya Milan’dan Mussolini’nin sonunu müjdeleyen bir mektup gönderdi aylar sonra Büyükada’ya ulaşan, başka da haber alamadı Matilda Viktor’undan..
Dedem 50’lerdin sonunda Sümerbanktaydı, Ankara’dan İstanbul’a gelmek ve yazları Büyükada’da geçirmek ailenin en büyük keyfiydi, kara ikliminden ılıman iklime geçiş, deniz, Anadolu Kulubü, Rumlar, Ermeniler ve Yahudilerin oluşturduğu farklı bir kültürün Cumhuriyetle bir sayfiye yeri hayalinde kesiştiği bir hülya. Annem üç kız kardeşin en küçüğüydü, o günleri pek hatırlayamıyor ama Madam Matilda ile ananem seneler içinde iyi dost olmuşlardı. Her yaz bir iş verirdi ananem, Cumhuriyet Balosunda giyeceği giysiyi Ankara’ya böyle götürmüştü, büyük teyzemin düğününde giydiği elbiseyi de Madam Matilda dikmişti. Eğer bütçe sıkışıksa tamir işleri verirdi Madam’a ama mutlaka hem ticaret vardı aralarında, hem de zamanla birikmiş bir dostluk. Ayda bir özel olarak buluşurlar ve baş başa uzun süre konuşur, kahve üstüne kahve içerlerdi. Madam Matila’nın doğaüstü olaylara ilgisini, tarot merakını, yalnızlığını, gözyaşlarını, yaşını aldıkça daha da güzelleşen bakışlarını pek çok kez dinledim ananemden.
Benim bu hikayeyi nereden bildiğimi, ben doğmadan önceki bu olaylarla alakamı merak ediyor olabilirsiniz eğer hala dinlemekten yorulmadınızsa. Her şey işte duvarda asılı bu telefon yüzünden. Madam Matilda’nın telefonu..
Doğa başını kaldırıp ürkek gözlerle eski telefona baktı. Biraz önce ahizeye çarptığında az daha ya telefonu kırıyordu, bu yüzden mi babası bunları anlatıyordu? Ege heyecanlanmıştı, devam et hadi, çok güzel diye ısrar ediyordu.
Bir yaz Madam Matilda’nın öldüğünü öğrendiğinde ananem hüngür hüngür ağlamıştı. O gün kendini odasına kapamış, kocaman transistörlü bir radyonun önünde yirmi dört saati geçirmişti. Kocasının ısrarıyla ikinci gün zorla bir şeyler yemeye başlamıştı ama ansızın kapı çalana kadar evdeki hava oldukça kasvetliydi. Merdivenlerin ucunda bir hamal elinde büyükçe bir paketle duruyordu. Gönderen Madam Matildaydı, öldüğü günün sabahı hamala vermişti yükü, ancak getirebildim dedi bahşişi cebe soğuk suyu da mideye indiren iri yarı adam, bir de mektup verdi Madam bana, size verilmek üzere.
Paketin içinde duvara monte edilebilir eski bir telefon vardı, bugün için büyükçe, o zaman için biraz demode, siyah, oldukça iyi durumda ufak tefek çizikler dışında sıradan bir telefon. Ev halkı şaşırmıştı bu hediyeye ama ananem üzerinden kaybın üzüntüsünü bir anda atmış bir enerjiyle herkesi kendi işine kışkışlamış ve tek başına soluk kırmızı zarftan çıkan mektubu okumaya dalmıştı. O mektuptan ne kimseye bahsetti, ne de kimseye gösterdi ananem. Telefonu yazlık çalışma odasına çektirdiği bir hatta bağlattı ve benim çocukluğumda da hala çalışır bir şekilde bulduğum yerde bıraktı. İşte duvardaki telefon Madam Matilda’dan ananeme sonra da bizim eve gelen bir hatıra.
Bir kaç yıl önce bir yaz akşamı siz Bodrumdaydınız annenizle, ben bazı hafta sonları işten fırsat bulduğumda geliyordum. O günlerde buzdolabı bozulmuştu. Biliyorsunuz bu evde ananem oturuyordu bizden önce, bir tadilat yaptıysak da her yeri elden geçirmedik, o nedenle buzdolabını tamir etmek için yerinden çıkardığımızda duvarla taşın kesiştiği yerde parkede bir yama olduğunu fark ettiğimde şaşırmadım, Müge söylüyordu zemini değiştirmemiz lazım diye, eskimişti, haklıydı. Fakat buradaki görüntü daha bilinçli bir yama gibiydi, sanki sonradan eklenmiş bir parça arkasında bir başka şeyi saklıyordu. Yakınlaştım, biraz zorlayarak parkeyi kaldırınca orada saklanmış bir defter buldum. Ananem bir hatıra bırakmıştı..
“Sevgili Torunum, bu defteri senin için hazırladım, şu an çok küçüksün, taşıdığım yük ise çok büyük. Kime nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Belki sen bunu okuduğunda ben olmayacağım diye sana yazıyorum, burada yazdıklarımı anlatmak zorunda kalmak istemiyorum kimseye herhalde.
1957 yazında Büyükada’da terzilik yapan Matilda öldüğünde bana bir telefon ve yanında bir mektup gönderdi. Kendisiyle yıllar içinde oldukça yakınlaşmıştık. Kocası Viktor’u savaşta kaybetmiş, bir daha ne evlendi ne de aşık oldu, içine kapandı zavallıcık, oysa güzel güçlü akıllı bir kadındı.
Ölümünden kısa bir süre önce bana bu telefonda bahsetmişti. Birlikte fal bakardık Matildayla, bir gün falda kendi ölümünü görmüş ve sevinmişti, çok garipsedim ama fark ettirmemeye çalıştım. Anladı, gülümsedi, ben sık sık Viktorla konuşuyorum zaten, yanına gideceğimin müjdesini aldım, kederlenecek bir şey yok bunda.
Matilda bu telefonu Viktorla konuşmak için kullanıyormuş, nasıl yaptığını bilemiyorum ama kendisi buna gerçekten inanıyordu, ölülerle konuşmak zamanı tersine işletmek, biliyorum bildiğimiz fizik kurallarına uygun değil ama eğer sende orada olsaydın Matilda’nın gerçekten buna inandığını görürdün. Ben de mektubunu okuyana kadar inanmıyordum ama..”
Doğa, Ege’nin yanına geçmiş ve kardeşine sıkıca sarılmıştı. Gerçek mi bu anlattıkların diye sorduğunda kendimi tutamadan devam ediyordum..
Size anlatmadım çünkü deli saçması diyecektiniz ya da sizi kandırdığımı düşünecektiniz. Bana ananenin yazısını göster o zaman diyecektiniz. Oysa orada yazanları neredeyse birebir hatırlıyorum, hafızama kazındılar sanki ama ispatlayamıyorum. Okuduktan sonra defteri salonda masanın üzerine bıraktım ve yattım. Gece oldukça rahatsız uyudum, 5 gibi ayaktaydım ve salonda günün ilk ışıklarına kadar deftere uzaktan baktım. Mutfağa girip çıkıyordum zaman zaman, telefonu açıyordum, normal çevir sesi, bir kaç kez kendi cep telefonumu aradım bakalım ne olacak diye, bu kadar yıldır olan şey oldu, aradığım telefon çaldı sadece. Okuduklarıma inanmakta zorlanıyordum, çocukluk öykülerim anılarım ananemin defteri birbirine girmişti. Saat 7 buçuktu eminim, defteri geceden sonra bir kez daha açtım, okuduğum sayfaları tekrar okumak üzere hazırdım.
Ben hazırdım ama defterde hiç bir şey yazmıyordu.
Kocaman bir boşluk, eski solmuş sayfalar dışında hiç bir şey. Okuduğum yazılar yok olmuştu, silinmişti, silgi izi yoktu, defter aynı defterdi, eve kimse girip çıkmamıştı onu değiştirebilecek, bıraktığım yerdeydi ama bir kelime bile yoktu içinde, hiç bir şey..
Merak ettimse de konunun üzerine gitmemeye karar verdim. Bugüne kadar anlatmadım kimseye, neden bugün anlattım onu da anlamış değilim. Belki son günlerde aklıma takılan bir detay yüzünden sizinle paylaştım çünkü Madam Matilda’nın ananeme yazdığı mektubu aramaya kadar verdim. Teyzelerimle ve annemle konuştum ama onlardan çıkmadı, Büyükada’da eski eşyaların durduğu odayı bir aramak istiyorum fırsat olduğunda ya da belki burada bir yerlerde gizlidir kim bilir.
Doğa korkuyla şüphe arasında bir yüz ifadesiyle bana bakıyordu. İstersen annemi arayalım ona sor Madam Matilda kim diye, o zaman en azından biraz daha inandırıcı gelir anlattıklarım herhalde. Telefonu çekinerek de olsa eline aldı ve babaannesini aradı bunun üzerine. Babaanne sen Madam Matildayı tanıyor musun? Annem duraksayınca Doğa muzip bir gülümsemeyle bak işte bilmiyormuş diye lafı yapıştırdı. Telefonu aldım, hatırlamıyor musun hani terzi Madam Matilda vardı ya sen küçükken Büyükada’da? Annem telefonda Madam Beatrice, Matmazel Nadya, Madam Etil diye isimler serisi saymaya başladığında Doğa kahkaha atıyordu, yok işe yok işte diye. Ege ise babam doğruyu söylüyor diye Doğa’ya tersleniyordu.
Telefonu kapattık, herkes en başta oturduğu yere döndü, Doğa gülümsedi, gördün mü işte dedi. O anda telefon çaldı, Doğa’nın tam yanı başında olduğu için yerinden hafifçe zıplattı Doğa’yı. Kızım bize baktı, ürkek bir şekilde eli telefona gitti, alo, alo, alo, karşı taraftan bir ses gelmiyordu. Kar şiddetini arttırmış, saat 12’ye yaklaşmıştı, yeni bir yıl eski günlerin hikayesinin üstünü örtmek için elinden gelen çabayı gösteriyordu.
28. Karanlık
Hayatının freni tutmadığı anlardasın mesafe yüz sen yüz durmak mümkün değil çarpmayı düşünüyorsun son olup olmadığı belli değil ama o saniye bilmiyorsun ki en iyisini yapmak düşünmek keyif almak istiyorsun ama mesafe yüz saniye yüz değil sonu gelmeden yolun sen bitiyorsun
Sonra bir yerde karanlıkta gözlerini açıyorsun göz gözü görmüyor zifir zifir zifiri bir karanlık kaplamış etrafı neredesin bilmiyorsun belki hayal ediyorsun bir sedyede belki mezarlıkta toprak altında bir son nefes attırıyorsun belki öteki tarafta yeni bir başlangıçtasın belki de yargılandın belki hastanedesin odanda
Karanlıkta yolunu bulmaya çalıyorsun her yerde ve her anda.
29. Holstein
Sığırlar genel olarak ikiye ayrılırlar indicus sıcak iklime, taurus ise soğuk iklime uyumludur. Bazı indicus/taurus melezlerini de dikkate alırsan yüzlerce sığır türü olduğunu görürsün dünyanın neredeyse her yerinde. Genel olarak etinden ve sütünden faydalanmakla birlikte sığırlardan çiftlik işlerinde ve ulaşım sektöründe de faydalanılınır. Hindistan'ı biliyorsun, orada kutsal bir durum da söz konusu. 2013 yılı verilerine göre yaklaşık 1.4 milyar sığırla dünyayı paylaşıyoruz, ülke olarak bakarsan en kalabalık nüfus Hindistan ve ardından Brezilya'da. İnsanlık tarihi aynı sığırdan hem et hem de süt sağlamışsa da 20inci yüzyıl boyunca sığırlar gittikçe et veya süt için ayrı ayrı en yüksek verimi sağlayacak şekilde yetiştirilmeye başladılar. Avrupa'nın süt şampiyonu Holstein'da bu süreçte birçok başka iklime devşirildi ve mesela Uganda'da Ankole-Watusi'ye olduğu gibi yerel cinslerin devamlılığı üzerinde bir engel haline geldiği de oldu.
Bıraksam inek sohbetine saatlerce devam edecekti. Nereden merak saldı ki bu işe. Üniversite son sınıfta bir tarih öğrencisi için manyakça bir davranış. Sabah çaydan öğlen yemeğine kadar anlattığı detayı söylesem sıkıntıdan patlarsınız gerçekten. Hayır, insan nasıl keseceğini de bilmiyor bu sohbeti. Aşk muhabbeti olsa bir soluklanır kaçarım, politika en iyisi ver gazı stres doping küfür kafir derken ortalık arbede, müzik Spotify veya YouTube ile biter, futbolsa başka arkadaşa devrolur - ama sığırus inekibus muhabbetus çok uzayus.
Neyse fazla mesele etmeden lisedeki İngilizce öğretmenim ağır hastaymış, kızı arkadaşım, okulda lojmanda kalıyorlar, yabancılar sonuçta burada, belli ki yardıma ihtiyaç var bir gideyim bahanesiyle kendimi Arnavutköy'de okulun Boğaz'a bakan tepesine atmayı başardım.
Yalnız ve sessiz.
Önümde Boğaz, bir yaz akşamı, çeşit çeşit gemiler bir sahilden ötekine gidiyor, zengin gemiler, fakir kayıklar, keyif tekneleri, deniz taksiler.. Av yasaklı balıkçılar başka denizlerde, petrol tankerleri ağır seyirle bir çıkış noktası seyrinde, bense 40 yıl önce yapılmış bir taş banktan 180 küsur derece bir açıyla sanki kendi limanımda oyuncak gemilerle oynuyormuş gibi seyrediyorum hareketi.
Klişe olacak ama gemiler kadar yalnızım, arkamda sadece çimenleri biraz fazla uzamış bir futbol sahası, yüzlerce yıllık ağaçlar, kimsenin şu an koşmadığı bir koşu parkuru ve beni okuldan dışarı taşıyacak patika var.
Gemilerle çimenler arasında ben, dışarıdan oldukça sessiz, oldukça ben, sade bir tişört ve bermuda, ayakta yazlık ayakkabılarla genç ve sıradan, aşksız ama aşık, gemilere gülümseyen kıvamda kaçık.
Yalnız, kafamın içi sesli, dışı sessiz, bir karga ile martı bakışmakta sebepsiz.
Keşke içecek bir şeyler olsaydı. Aklımı dağıtmak için fotoğraf çekmeye başladım, telefonlar sağ olsun..
Arkam boğaz önüm çimen olduğunda ay yuvarlak olmuş gökyüzünde kendi halinde takılıyordu. Biraz garip bir yuvarlaktı, her zamankinden daha yuvarlak, müthiş orantılı, dahice çizilmiş ve güneş ışığını araklamaktan daha mühim işleri olduğu izlenimini verircesine sabırsız.
Şimdi benim olduğum yeri merkez kabul edersek sağ kolumu kaldırıp hafifçe yana çevirip işaret parmağımı 35 derece bir açıyla kaldırdığımdan doğrusal bir çizgi takip etsek işte oradaydı. Oradaydı ama bir adım atmama kalmadan tam karşıma geçmişti. İkinci adımımda eski yerindeydi. Üçüncü adımımda sol kolumda aynı yere simetri yapmıştı. Sonra utanmadı arkama geçti, gölgeme baktım şaşkınlıkla, gölgem de bana, ay titredi herhalde çünkü gölgem titredi, ay gülmüş olmalı, gölgem kahkahayı bastı. Arkamı döndüm Boğaz'a yüzümü aya bir çift laf edecektim, fırladı kaçtı ilk andaki yerini aldı, sessiz sakin yalnız hiç bir şey yokmuş gibi.
İnsan tek başınayken böyle bir şey yaşarsa ve bir etki altında değilse durumu hızla makul bir perspektife oturtabiliyor. Ben de öyle yaptım, hiç bir şey olmamış gibi davranmaya karar verdim. Futbol sahasının etrafından yürüyüp zaman yitireceğime çimenlerin üstünden daha hızlı bir şekilde olay yerinden uzaklaşmaya başladım. Çimenler hafif nemli bir şekilde ayaklarımı gıdıklıyorlardı, solmakta olan kırmızı ojelerim renklerini daha da hızlı kaybederken ben de kıkırdıyordum ayışığı futbol sahasında. Fena değildi görüntü, ay sağ olsun iyi bir iş çıkartıyordu aydınlatma konusunda, hatta o olmasa karşımdaki ineği nasıl fark ederdim gecenin ortasında.
Orta sahanın orta noktasında bir elli boylarında bir kaç yüz kilo ağırlığında uzun kuyruklu beyaz bir inek neşeli gözlerle bana bakıyordu.
Telefonuma uzandım, kırmızı bir pil işareti inekle selfie ve National Geographic umudumu suya düşürürken biraz kontrolsüz biçimde adımlarımı yavaşlatmış ve ineği inceliyordum. Günlerce sığır muhabbeti almış olduğumdan sizden çok daha antrenmanlıydım. Kesinlikle dişi bir Holstein vardı karşımda, bembeyaz olması biraz garipti ama kafasının ortasında büyükçe siyah bir benek de vardı.
Neden orada olduğu ya da nasıl oraya geldiği soruları aklıma geldi tabii ama gece saati, gençlik, şarj yok, ay biraz anormal tavırda, olabilir böyle şeyler halet-i ruhiyesinde bendeniz ufak tefek yalnız sessiz aşık ama aşksız arkadaşınız bunları yaşarken değil yazarken düşündü ancak. Yaşarken adım adım Holstein'a yürüdü sadece.
İnek en doğal haliyle otluyordu çimende. Öyle büyük çimen parçaları götürmüyordu, özenle seçiyor ve yiyordu yavaş yavaş çiğneyerek çimenleri. Bazen ayışığı sahne ışığı gibi üzerine odaklanıyordu, o anlarda biraz heyecanlanıyor her halde diyordum kendime. Bir kaç adım atmıştım ki bu gözlemleri anlamlandıramadan bir değişiklik fark ettim. İneğin tüm kafası siyah olmuştu. Benek büyümüş kafayı kaplamış, kafadan boyuna doğru atlamıştı. Siyah kafalı beyaz bir inek vardı karşımda. Tutamadım kendimi kahkahayı bastım.
İnek oralı olmadı ama ay oldukça bozuldu bu hareketime. Aramızda bayağı bir mesafe vardı ama bana kızdığını, dik dik baktığını, az daha azarlayacağını hissettim. Baskı altındaydım, hafifçe terliyordum, telefonuma baktım, lanet olsun bu şarjlara. Whistlin' Past the Graveyard'ı mırıldanmaya başladım, "I'm callin' out my bloodhounds chase the devil through the corn" do bab de do, sözleri yarım yamalak hatırlıyordum ama önemli olan bu baskıcı aydan kendimi kurtarmaktı, şarkı buna yarıyordu.
İnekle aramız üç metreye indiğinde Beşiktaşlı bir inek vardı karşımda, hem de yarı yarıya. Beni fark ettiğini fark ettim, birbirimiz fark etmiştik, daha fazla ne olabilirdi ki, gecenin bir yarısında, iki yalnız insan ya da inek, resmi ölçülere uygun futbol sahasında 16 milyonluk İstanbul'un ortasında eski bir okulun Boğaz'a nazır tepesinde birlikteydiler nihayetinde. İşte o zaman gülümsedi diyeceğim bana, inanmayacaksınız ki..
Tom Waits'den öteye geçecek melodiyi ararken Holstein'a oldukça yaklaşmıştım, dokunacak mesafedeydim neredeyse, simsiyah olmuştu, aynı inekti, eminim, ben bir şey yapmadım gerçekten, yürüdüm sadece, biraz ürktüm, merak ettim, şarkı vs. ama bir şey yapmadım ne ineğe ne de bu şapşal ötesi ay denen kayalığa. İnek masum olduğuma emindi, kocaman gözleriyle bana güven veren bir bakış attı, gözleri siyah değildi, beyazların ortasında sanki kırmızı var gibiydi ama emin değilim. Renk değişiminden bir şekilde suçluluk duyduğumu hissetmiş olmalı ki beni rahatlatacak bir kaç kelime söyleyip olur böyle şeyler, normaldir, senin bir suçun yok, rahat ol, inekler renk değiştirebilir, hele de böyle bir gecede her şey olabilir diyecek oldu ama ineklerle insanların konuşmasının doğru olmayacağı binlerce yıllık kalıtsal hafızasından son anda müdahil oldu, sessizlik bozulmadı.
Uzun sığır muhabbetlerinin ortağı olma özgüveniyle sağ elimi dikkatli bir şekilde burnunun üstüne koydum, ıslak siyah burnunun solumasını hissederken usulca kafasını okşamaya başladım, arkadaş olmuştuk, gözleri de siyaha dönene kadar onu okşadım, son bakışları da siyahta kaybolduğunda gözyaşlarımı tutamıyordum, deliler gibi ağlıyordum, artık ne yalnızdım ne de sessiz.
Nereden geldiği belli bir yağmur, bulutlarla kaplanan bir gökyüzü, kıskanç aydınlık bir tepsi, Boğaz'da amaçlı amaçsız tekneler, yakın uzakta tek tük ışıklı lojmanlar, delicesine bir sağanak, sadece bizim için bir sağanak, iri damlalar, gözyaşlarını cezalandıran gözyaşları.
Her bir damla siyah ineğin bir parçasını daha siliyordu. Önce gövdesi neredeyse yok oldu, bir ara kuyruğu yağmur arasında zar zor gözükse de tek başına sallanıyordu kayıtsızca, kafasını olabildiğince korumaya çalıştı ama ayaklardan önce gözlere geldi sıra, en son dört ayak vardı çimenlerin üzerinde siyah birer nokta gibi dizilmiş sıra sıra.
Sonra yağmur kesildi, ay insanlık tarihinden eski konumunu vakur bir edayla aldı, ben futbol sahasını arkamda bırakarak hızlı adımlarla lojmanlara doğru yürüdüm, arkadaşımın annesi hastaydı, yardıma ihtiyaçları vardı.
30. Yuvarlak Dünya
Güneyde bir uygarlık kurdular. Yazılı tarihi binlerce yıla dayandı. Şehirler yaptılar ve yaptıklarından daha hızlı yıktılar. Bazen kadınların sözü geçti, çoğunlukla erkeklerin dediği olur gibi gözüktü. Sanat ürettiler, öykülerini kaydettiler, müziklerini paylaştılar.. En büyük hikayecileri kasabadan şehre, şehirden köye dolaşıp sözlü geleneği yazıya çevirdi. Yıldızlara baktılar, bir gün gitmek umuduyla.. Doğaya baktılar, bilimsel metodla uğraştılar ve bugünün soruları için farklı kaynaklarda ilham aradılar.
Dünyanın düz olduğuna inanıyorlardı. Güneyde sınırlarını çizen coğrafi unsurları aşamadılar ama fikirleri değişmedi. Sonunda Kuzeyin keşfi zamanı gelmişti ve Ekvator çizgisinde toplandılar.
Üç grup halinde yola çıkacaktı kaşifler. Yol bulma aletleri sayesinde dümdüz kuzeye doğru gideceklerdi. Hiç bir ekip yoldan sapmayacak, olağanüstü bir durum olursa da geri dönecekti aynı istikamete. Aralarında beşer kilometre aralıkla aynı anda, aynı hızda Kuzey yolculuğuna başladılar. Aralarında aynı mesafeyi koruyarak ilerlediler. Bazıları yolculuğun sonsuza dek devam edeceğini düşünüyordu ama öyle olmadı. Molaları da dikkate alarak bir kaç hafta sonra aynı hızda gitmeyi başardıkları için yaklaşık aynı anda Kuzey Kutbuna vardılar.
İlk varan 2no’lu grup olmuştu. Yola çıkışı takip eden 32inci gün saat 10:01’de bayrakla konumu işaretlediler. Saat 10:11’de 1no’lu grup ve 1 dakika sonra 3 no’luı grup da tam aynı noktaya geldi ve her iki yandan 1no’lu grupla ve birbirleriyle çarpıştılar.
Hepsi aynı noktaya gelmişti ve aralarında azalmaya başlayan yan mesafe sıfıra inmiş ve Dünyanın tepesinde çarpışmışlardı.
Yine de inanmadılar Dünyanın yuvarlak olduğuna. Biliminsanları yoğun bir çaba içinde neden düz olmayan Dünyada çarpıştıklarını düşündü. Sonunda dünyanın düz olduğuna fakat yerçekimi denen bir gücün Kaşiflerin üzerindeki yaptığı çekim etkisiyle çarpışmanın gerçekleştiğine kanaat getirdiler.
Bir başka benzer Dünyadaysa kaşifler sonsuza kadar yolculuk ettiler. Sonu yoktu Dünyalarının. Gide gide bitmiyordu. Arkalarından başka kaşifler geldi, yetmeyince bütün halk yolculuğa katıldı. Sonsuz bir yolda milyonlarca insan aynı yöne gidiyordu. Yol bitmedi ama yolcu bitti sonunda.
Yine bir başka Dünyada Kutup sınırını geçen kaşifler kimseye çarpmadı. Ölçümlerine göre Dünyanın yarısını geçmişlerdi. Ne olmasını bekliyorlardı ki?
Kısa bir süre sonraysa sınırına geldikleri Dünyadan aşağı düşmeye başladılar. Düz Dünyanın sınırında düşme noktasındaydılar. Durabilenler durdu ama en azından yarısı Dünyadan döküldü.
Son olarak teknolojik olarak biraz geri kalmış bir Dünyanın pek cesur kaşifleri, kendi Dünyalarında Kutup Noktasına ulaştı. Dünyanın düz olmadığını anlamışlardı. Dönüş yolunda raporlarını hazırlamaya karar verdiler. O gece için kamp yaptıkları yere Dünya dışından bir ziyaretçi geldi. Sizi tebrik ediyorum, sırrı çözdünüz, Dünya yuvarlak yani yaklaşık olarak fakat bunu çözmek için biraz erken olmadı mı? Bir süre daha Düz Dünya ve Tepsi varsayımlarıyla uslu uslu devam edemez miydiniz? Bu sorgulamanızın sınırı olacak mı? Neyi keşfedeceksiniz bundan sonra? Hepinizin bir simulasyonda olduğunuzu mu? Reenkarnasyonun olmadığını mı?
Bu sözlerin hemen ardından kaşiflerin şaşkın bakışları arasında teker teker uzay boşluğuna ışınlandılar ve orada ölüme terkedildiler.

31. Çantalı Adam
30lu yaşlarıma kadar seyahat etmeye vakit bulamadım. Çocukların aileleriyle gezdiği küçük yaşlarda bizimkilerin işle uğraşmaktan ayıracak vakitleri yoktu. Her yıl okul açıldığında arkadaşlarımın yaz hikayelerine karşılık benim uydurma seyahatlerim kah Bodrum kah Yunan adalarında suya girmişliğim vardı.
Tam işler yoluna girecek derken on dört yaşımda babam öldü. Hala tam olarak bilemiyorum sebebi ama bir akşam yoktu artık. Annem bir süredir üzgün ve ağlamaklıydı ama o hafta hiç durmadan ağladığını anımsıyorum. Bizse donakalmıştık sanki. Sonra yazları çalışmaya başladım. Önce dondurmacı çırağı, sonra sinemada yer gösterici ve ardından diskoda ufak tefek işler ve sonunda diskjokeylik.
Müzik hayatımı değiştirmişti. Yazları harçlık için dj olarak o günün popüler şarkılarını çalıyordum. Madonna dolu geceler yıllar içinde beni radyo programlarına taşıdı. Popüler müzikle para kazanmak için ilgim devam etti, Global 100 programında Taylor Swift Jessie J. Maroon 5 çalarken radyo ile anlaşmama göre kendime özel bir kuşak daha yapıyordum.
İşte bu sayede otuzumdan sonra her yıl bir veya iki kez bir bölgeye gider oranın geçmişi, alışkanlıkları ve müziğini yansıtan bir hazırlık yapardım. Son beş yıl içinde İzlanda'ya da Barcelona'ya da gittim ama çoğunlukla Türkiye'de gezmeye ağırlık veriyordum. Bu yılda İstanbul'da Bizans'tan bugüne Rum müziği üzerine çalışmak için bir aylık seyahatime Büyükada'dan başlamıştım. Çantalı Adamla karşılaşmam da yağmurlu bir Haziran akşamı beklenmedik bir şekilde bu yolculukta oldu.
Haziran'ın başlarıydı, seçim yeni bitmişti, herkes televizyon başında sonuçları beklerken ben Kabataş’tan kalkan bir vapurun kenarında elimde kalem kağıt küçük beyaz bir defter içine eskizler yapıyordum. Adaya gelince Splendid oteline yerleştim. İskeleden yukarı, saat kulesinin çaprazı, yokuşun ortasındaydı bu eski bina. Odalar yeni değildi ama bakımlıydı, giriş katının hemen üstünde meydana bakan bir oda seçtim, fırsatım olduğunda insanları ufacık balkondan izleyebilmek için.
Tatilcilerin gelmesine bir iki hafta vardı, günübirlikçiler ise tek tük geliyorlardı hava hala oldukça serindi. İki planlanmış işim vardı. Birincisi Selim Bey, ikincisi de tek tük kalmış azınlık üyeleriyle sohbetlerdi. Boş kalan zamanımı da notlarımı toparlamak, internetten araştırma yapmak ve program hazırlıklarımı tamamlamaya ayırmıştım. Büyükada ile birlikte diğer Prens Adalarını da ziyaret etmek ve sonra da tatilciler yola çıkarken İstanbul'a dönmeyi planlamıştım.
Selim Bey tam bir İstanbul beyefendisiydi. Kendisiyle aile dostumuz olması vasıtasıyla tanışırdık. Emekli olduktan sonra Büyükada'ya yerleşmişti. Maden'de şimdilerde yıkık olan Horoz gazinosunun karşısındaki Mason sembolleriyle süslü evde oturuyordu. Satın mı almıştı bilemiyorum ama evin arazisi denize kadar uzanıyordu, beni sahilde ağırladı, akşam kahvesi yemeğe doğru dönerken bana Büyükada'dan hikayeler anlatıyordu. Cumhuriyet öncesi entrikalar, Troçki'nin sürgünü, 6-7 Eylül olaylarının etkisi, Gomidas' aşık olan Matmazel Etel'in yüz yaşına kadar piyano dersi vermesi..
Tekrar görüşmek üzere diyerek iznini istediğimde gece yarısını geçmişti saat, yolda fayton yoktu, hava çok serinlemişti, adımlarımı olabildiğince hızlandırarak yokuşlardan aşağı Çınar Meydanı'na indim. Uzaktan bir klasik müzik bestesi sanki çizgi film sahnesinde yarı açık bir pencereden notalar şeklinde uçuşarak bana doğru geliyordu. Soluk mavi boyalı eski bir köşkün bahçesine adım attım sanırım, hiç tanımadığım bir kadınla göz göze geldim yarım açık pencerenin arasından, dünyadaki en güzel sarışın kadın o olmalı diye düşünürken müzik bitmek üzereydi, nereden bildiğimi bilmiyorum ama öyleydi, eminim, tıpkı seyrek saçlı ondan yaşlıca bir adamın saçını tarayan siyah elbiseli şapkası yüzünü örten bir kadın gördüğüm gibi.
Otele nasıl geldiğimi anımsamıyorum ama ertesi gün akşama kadar uyudum, rüyalarımda tepedeki Eski Rum Yetimhanesinde bir davet veriyordum, piyanisttim ve açılış parçası olarak Mitropoulos'un Yunan sonatını çalmam gerekiyordu. Tüm davetliler en şık elbiseleriyle etrafına toplanmışlardı, ellerimin titremesine hakim olamıyordum gülümsememi kaybetmesem de, piyano çalmayı bilmiyordum, ne işim vardı burada?
Akşam saatlerinde Büyükada muhteşem oluyor. Saat kulesi hafif hafif ışıldarken kendimi eskiden bir pastanenin önünde un kurabiyelerini birer birer yerken buldum. Solumda iskelede vapurdan çıkan az sayıda yolcu, sağımda Kardeşler şarküteri, karşımda ise bira fıçılarının üzerinde midye tava ve kokoreç veren bir birahane.
Yağmur hızını arttırmıştı ama kimsenin umurunda değil gibiydi. Zabıtalar Starbucks'ın önünde sohbet ediyorlardı. Yeni evli bir çift sakin adımlarla at arabası kuyruğuna yürüyordu. Seyyar satıcılar iskelenin oyuğuna sığınmış uzaktan sesleri geliyordu. Çarşı içindeki esnaf tenteleri açmakla meşguldü. Kedilerse aşağı yukarı yemek peşinde dolanıyorlardı. Pastanede tek başımaydım, birahanede ise iki masa vardı sadece. Birinde iki erkek hararetli bir şekilde futbol konuşuyorlardı, keyifleri yerindeydi ve zaman zaman kahkahaları tüm sokağı inletiyordu. Dükkanın en uzak köşesinde arkadan görebildiğim kadarıyla 40lı yaşlarda saçını topuz yapmış mavi desensiz elbiseli bir kadın yemek yiyordu. Kadın garsona doğru seslendiğinde elleri dikkatimi çekti, sıra dışı olduklarından değil ama bir yerden tanıdık geldiğinden.
İşte tam o anda iskeleden yukarıya çıkan oldukça sıradan görünümlü bir adamı fark ettim. Taşıdığı çanta adamdan daha ilgi çekiciydi işin doğrusu. Büyükçe kahverengi deri bir çantaydı. Bavul denemezdi ama içine bayağı bir şey sığacak, görmüş geçirmiş bir çantaydı. Adam yaşlıca görünüyordu, hafif göbekli, kararan havaya uyumsuz yuvarlak renkli güneş gözlüklü, fötr şapkalıydı. Çantayı taşırken biraz zorlanıyor gibi gözükse de bunu çok önemsediğini hissettiriyordu vücut dili. Yokuştan sola döndü, önümden geçti ve tereddüt etmeden birahaneye girdi.
Çantalı Adam neredeyse tam karşıma oturdu. Garsona iki bira ve bir patates tava sipariş etti. Aramızda yaklaşık beş metre vardı. Dikkatimi neyin çektiğini şimdi biliyorum ama o anda anlaşılmaz şekilde Çantalı Adamı takip ediyordum. Yoldan tek tük geçenlerin farkında bile değildim, hayat arka planda akıyordu, ben seyirci, o da oyuncuydu.
Hakkı biralarla geldi, masaya bıraktı iri cüssesinden beklenmeyecek bir çabuklukla ve abi çantanı koysana yere merak etme dedi. Çantalı Adam oralı olmadı, çok önceden planlanmış her hareketini bildiği bir oyunda sonraki hamlesini yapacak usta bir oyuncu gibiydi. Çantaya uzandı, seyirci yetire koymasını beklerken o dikkatlice kaldırdı çantayı ve yanındaki sandalyenin üstüne yerleştirdi, biralardan birini de önüne çekti. Gülümsedi ve büyükçe bir yudum aldı.
O arada kadının kalktığını gördüm, Çantalı Adamla kaçak bir bakışma sonrasında birahaneden çıktı, Yunan adalarından bir çiçek kokusu hayal mi ettim yoksa öyle mi kokuyordu emin değilim. Bu arada Çantalı Adam gözlüğünü çıkardı ve neredeyse bembeyaz gözlerle bana doğru baktı. Ya da bir yerlere bakıyordu ama o gözlerden bir şey anlamak mümkün değildi. Ansızın çantaya döndü bakışları, sanki içini görüyordu, konuştuğunu düşünebilirdim çantayla aklımın yerinde olduğundan emin olmasam.
Birasını bitirip patatesi yarılayınca hesabı ödeyerek daha ağırlaşmış gibi gözüken kahverengi deri çantayla faytonlara doğru yürüdü. Yanımdan geçerken hafif bir şapka selamına benden bir baş sallamayla karşılık aldı. On beş dakika sonra Splendid'de yatağımda uyumaya çalışıyordum meydanın kısık ışığı balkondan düşünceli bir bulut gibi içeri süzülürken.
Ertesi gün koşturmacayla geçti. Öğlene kadar adada az sayıda kalan Rum balıkçı ve lokantacılarla konuştum, hikayeleri eski günlere özlemle doluydu, günün devamında ise ziyaret edebileceğim uzun süredir Büyükada'da yaşayan Rum aileleri tespit etmek için araştırma yaptım. İşle ilgili gibiydim ama kalbim akşam vapurunu bekliyordu nedense, sanki karşılayacağım bir sevgili varmış gibi rahatsız bir heyecan içindeydim.
Sonunda hava usulca kararmaya başlayıp sokakların akışı akşama dönerken kendimi meydandaki saatin önünde oyalanırken buldum. Vapurdan gelenleri takip ediyordum. Şarküteriye mal getiren iki hamal el arabalarını ağır ağır çekiyorlardı, yanlış zamanda gelmiş havasında kalabalık bir turist grubu ellerindeki broşürlere bakarken dönerci ve köfteci tarafından hanutlanıyorlardı, işten döndüğü belli bir kaç adam, alımlı yaşlıca bir kadın, tekerlekli sandalyesini yardımcısının ittiği bir kadın ve Çantalı Adam.
Çantalı Adam aynı birahaneye oturdu. Ortalarda bir masaya yerleşti, uzaktan takip ediyordum hareketlerini, bir öncekinin akşamın tekrarı mı olacak diye merak ediyordum. Yine iki bira ve bir patates tava Hakkı'nın kocaman ellerinde masaya geldi, biraların birini çantanın önüne koyan adam, önceki günkü gibi bir süre sonra birasını bitirip kalktı. Ben bu arada birahanenin etrafında aşağıda Mado'dan yukarıda Kardeşler'e kadar sürekli attığım turları bırakmış ve kendime bir midye tava söylemiştim. Hakkı masayı hazırlarken Çantalı Adamı sordum, ne de olsa hatırlayacağı bir sahneydi. Hiç tanımıyorum dedi, bu ikinci gelişi ama hareketleri bayağı tuhaf, bira ısmarladıktan sonra ben getirirken çantaya doğru hafifçe bir şeyler mırıldanıyor, deli biraz abisi ya, burada olur böyleleri bazen, sevdiği birini kaybetmiştir vardır bir sıkıntısı.
Sonraki akşam un kurabiyeleri ardından aynı sahne tekrar yaşandı. Dördüncü akşam da karşıdaki birahaneden izledim aynı sahneyi. Beşinci gün başka bir şey düşünemez haldeydim akşamı beklemek dışında. Çantalı Adam aynı giysiler, tavır ve çantasıyla yine geldi. Onu ilk gün gördüğüm masaya oturdu. Ben de yanındaki masaya geçtim. İkimiz ve çanta dükkanın bir cephesinde duvar oluşturmuştuk dışarıya karşı, arkamızda tek tük müşteriler kokoreç midye tava bira ve salata ısmarlıyorlardı. Ay tepsi gibiydi tepemizde, bütün ışıkları söndürsek de aydınlık kalırdı ortalık.
Yakından takip ettim hareketlerini, gömlek kolları ceketinin içinde kısa kalıyordu, kol düğmesi yoktu, sol kolunda bir bileklik vardı, üzerinde motifli M ve A harfleri. Takım elbisesi hafif çizgili ve soluk kahverengiydi, saat takmıyordu, ayakkabıları ise genel görünüşünden farklı, pırıl pırıl cilalı ve pahalı görünümlüydü.
Yaklaşık bir saat geçirdi birahanede, garsonla konuşması gerektiğinden fazla konuşmadı, yoldan geçenlerle ilgili değildi, bir iki kere çantaya doğru eğildiğini gördüm, dudakları kıpırdıyor muydu, çantayla konuşuyor muydu bilemiyorum.
Çanta bu sırada sakin bir şekilde iskemlesinde oturuyor, etrafı merakla izliyormuşçasına dikkat kesilmiş duruyordu. Birasından içmiyor, patatesini yemiyordu ama orada olmalarını istediğini hissettiriyordu. Adama attığı kaçamak bakışlardan dilinin ucunda söyleyecek bir şeyleri olduğunu, neredeyse hüzünlü bir şiirmiş, gözyaşı mendil hatıralar varmış gibiydi. Geçen bir saatte bütün bunları yalnızca ben mi görüyordum?
Gece çok sıkıntılı geçti, yine rüyalar aleminde ter içinde dolandım. Uyanmak istiyordum ama Selim Bey'in bahçesinden çıkış yoktu. Sokak kapısı benim üç misli boyumdaydı, açmama imkan yoktu, duvar ulaşılmaz, evin kapısı açılmazdı. Tek çare bahçede dolanmaktı. Sonunda deniz kenarındaydım tekrar. Selim Bey ve iki adam bir piyanoyu denize indirmek için uğraşıyorlardı. Sahilin denize bakan kısmı ve iskelenin üstüne büyük beyaz mumlar dizilmişti, zifiri karanlığı aydınlatan tek şey. Selim Bey hadi gel dedi hazırladık piyanoyu, Faust'un valsini çalmanı bekliyoruz hepimiz.
Hepiniz mi diye soracak oldum, hangi hepiniz? Piyanonun başındaydım, suyun içinde, çalıyordum çılgınca, bu kadar güzel nasıl çaldığımı anlayamadım ama kendime hayran kalmıştım, büyük piyano virtüözü Büyükada gece konserinde, mumların ardına dizilmiş gece elbiseli kadınlar ve şık bayların alkışları ardından parçasını tamamlıyor. Alkışlar inletiyordu sahili, iskelenin ucundaki grup özellikle çılgınca alkışlıyordu, selam vermek için kalkmak istedim, sandalyeme bağlı olduğumu o zaman fark ettim, alkışlar artarken ben suya gömülüyordum, piyano duruyordu, alkışlar boğuklaşıyordu, artık hava alamaz olmuştum, su serindi ama rahatsız hissetmiyordum, ciğerlerimde hava kalmamıştı, çok güzel çalmıştım.
Büyükada karabasanları ateşli ve uzun sürüyor olmalı, otel yöneticisi merak etmiş, odaya girmiş, beni ter içinde bulunca doktor çağırmış, ancak kendime geldiğimde çalışacak halim yoktu. Günün geri kalanını akşam serinliğinde Nizam'dan Lunapark'a uzunca bir yürüyüşü tarihi köşkler ve çam ormanları arasında yaparak geçirdim. Nefes almak kendimi toparlamak için bir fırsattı ama aklım akşam vapurundaydı. Elimden geldiğince hızlı koşar adımlarla meydana geri döndüm. Tahmin edeceğiniz gibi doğruca birahaneye yöneldim, Çantalı Adamı görememek endişesi içindeydim, belki de kurtuluşum görmemek olurdu ama hesabı öderken yetişmiştim, kahverengi çantayı sıkıca tuttu, bahşişi bıraktı, bana belli belirsiz bir selam verdiğini hissettim.
Ertesi akşam bütün günü o anı bekleyerek geçirdim. Ne yapacağımı planlamamıştım ama başlamaya kararlıydım. Çantalı Adamın birahaneye girmesinden yarım dakika sonra masasına yaklaştım. Oturabilir miyim dedim. Gözlüğünü çıkarıp beyaz gözlerinde bir sakin deniz bana dikkatlice baktı. Seni bekliyorduk diyerek gülümsedi.
Neredeyse hiç konuşmadık. Daha doğrusu o hiç bir konu açmadı, soru sormadı, nasıl ve neden beni bekliyorlarmış, kimmiş onlar anlatmadı. Bense kendimden bahsettim, müzikle ilgimden, çocukluğumdan, ailemden, nasıl bir sevgilim olmadığından, fazla olmasa da idare edecek parayı keyifle kazandığımdan, Büyükada'da yaptıklarımdan, un kurabiyelerinden bahsettim. Hepsini dinledi, cevap vermeden dinledi. İfadesizdi diyemeyeceğim, meraklı değildi, biliyor gibiydi.
Ay hala tepsi gibiydi gökyüzünde ve elektrikler kesildi.
Bir anda tüm meydan, iskele, çarşı karanlığa gömülür gibi oldu. Sonra ay görevi devraldı, bazı yerler aydınlanmaya başladı, kah bir mısırcının tezgahı, kah kedilerin tırmandığı bir külüstür ağacın gövdesi. Bizim masa tam ışık almıyordu ama birbirimizi yarı karanlıkta seçebiliyorduk. Çok tatlı bir tonla seni anlıyorum dedi, sen de kendini anlayacaksın bir gün, ancak sonrasında beni anlayabilirsin, korkma lütfen bırak kendini. Sarhoş olmadığıma emindim, bardağımın yarısından fazlası doluydu fakat ses tonu adamın sesine hiç benzemiyordu. Karanlıkta yanımıza birisi sokulmuş olabilirdi, belki başka bir masanın konuşmasını duymuştum, belki de yoldan geçen birilerinin. O ses bir kadın sesiydi diye düşündüm. Adam çantaya doğru eğildi, deri kayışları sıktı, açtığını görmemiştim ama elektrik geri gelirken kapattığını fark ettim. Beş dakika sonra hesabı ödemiş ve her zamanki yoluna gitmişti. Kalkarken elimi sıktı sıkıca, karşılarken yaptığı gibi gülümsedi.
Peşinden gittim. Elektrikler her yerde gelmemişti. Sokaklar karanlıktı. Bazı evlerde mumlar yanıyordu ama beş evin birinde bile ancak bir hareket vardı. Fayton yavaş hareket ediyordu, Çantalı Adam yüzü faytoncunun sırtına dönük oturuyordu, görülmeden takip etmem kolaydı. Çınar meydanına geldiğimizde hiç yorulmamıştım ama nereye kadar bu takibin süreceğini merak ediyordum. Neden takip ediyordum?
Müzenin solundan Maden'e çıkan büyük yokuşa sapmak yerine müzenin sağındaki yan yoldaki daha düşük eğimli yokuşa saptı fayton. Atlar yavaş yavaş hızlarını artırdılar, yokuş bitmek bilmiyordu, atlar gittikçe hızlanıyordu, soldaki bembeyaz at tiz bir kişnemeyle geceyi inletti, atlar dörtnala koşmaya başlamıştı, arkada ben nefes nefese sonunda onları kaybettim.
Yokuştan aşağı baktığımda yolun başlangıcını göremiyordum. Her iki yanda uzun yaşlı ağaçlar sakin bir rüzgarda sessizce salınıyorlardı. Ayışığı ışığında yakınlarda birilerinin yaşadığını hissettirir başka bir ışık veya hareket yoktu. Yokuşun yukarısı oldukça dikti, önümü görmekte zorlanıyordum, faytonun lambalarının aydınlığı gidince adım attığım yeri kontrol ederek yürür buldum kendimi.
Seçebildiğim kadarıyla her iki tarafta da büyük bahçeler vardı ama evleri göremiyordum. Faytonun nereye gittiğini merak ettiğim için dikkatlice tırmanışa devam ettim. Yarım saate kadar yürümüş olmalıyım ama sanki hala aynı yerdeydim, müthiş bir bahçe olmalıydı bu yolun çevresindeki başı sonu olmayan. Yokuş yukarı doğru bitmek bilmiyordu ama bir dörtyol ağzına gelmiştim. Aklımda Black Rider'dan Crossroads şarkısı vardı, geri dönmem gerektiğini söylüyordu bana. Sola döndüm, mum ışıklarının aydınlattığı bir bahçede mavi bir köşkle karşılaştım.
Bahçe kapısı kapalıydı ama kilitlenmemişti. İki metre uzunluğundaki yarı paslı kapıyı bahçede uyuyan iri köpeğin dikkatini çekmeden açabilmiştim. Köşkün kapısına yaklaştım. Camın arasından merdivenin kenarında deri kahverengi çantayı gördüm, açıktı..
Bir refleksle arkamı döndüm, yola çıkmak, bahçeden kurtulmak arzusuyla hareket etmek istedim. Karşımda köpeği dişlerini hırıldayarak gösterirken buldum. Arkamda köşkün kapısı, önümde bahçe kapısıyla aramdaki köpek vardı. İleri doğru bir adım atmaya çalıştım diyemem, ayağım havadayken bana doğru bir hamle yaptı, çok fena korkmuştum, kendimi nasıl içeri attığımı anımsamıyorum.
Köşkün girişi kare şeklinde bir antreydi. Sol ve sağımda iki büyük beyaz kapı yemek odası ve oturma odasına açılıyordu. Merdiven üst kata doğru ihtişamlı bir şekilde iki koldan uzanıyordu. Çanta camdan baktığım yerde değildi. Başım dönüyordu, bayılmak üzereydim, panik atak geçiriyordum, köpek havlıyordu, elektrikler yoktu, yalnız hissediyordum bilmediğim bir yerde, keşke çantaya ulaşabilseydim son hatırladığım düşünceydi, son görüntü güzel sarı saçlı bir kadın, son ses merak etme diyen tanıdık bir fısıltıydı.
Splendid Oteli, herhalde akşam saatleri, hava kararmaya başladığına göre, başım çatlıyor, başka bir gün, yine ben, iş yaptığım yok, günleri takip ettiğim yok, kahverengi deri çanta, sarışın güzel kadın, piyano, müzik, köpekler ve atlar. Kontrol edemediğim bir şeyin parçası olmuştum. Buna son vermenin zamanı geldi diye düşündüm, bu akşam bitecek artık. Ne yapmam gerektiğini biliyorum, klişe bir söz ama yine de öyle işte.
Saati biliyorum, saati bekliyorum, kimse fark etmesin diye düşüncelerimi saklayarak yürüyorum, rahatsızım, terliyorum, üzerimde beyaz bir gömlek ve beyaz bir pantolon var, eski bir film karesi gibi beyazım, siyahımı arıyorum.
Vapur öncesindeki dakikaları öldürüyorum, hızla öldürmek istiyorum, direniyorlar, yavaşça öldürüyorum, yine patates kroket, yine turşu suyu, yine kahve, sonunda kendimi öldürmeyi başaracağım herhalde, en azından midemi.
Zaman geldi, yolcular iniyor, yüzlere bakmıyorum, tipleriyle ilgili değilim, anne mi baba mı oldukları umurumda değil, Fenerbahçeli olup olmadıkları da, paralarından bana ne ya da giysilerinden, ben sadece çantayla, kahverengi çanta ve kelleşmeye başlayan Çantalı Adamla ilgiliyim.
Herkes ve her şeyden biraz var onun dışında. Tüm vapur boşalıyor ve durum böyle. İstanbul'da doktorda kendimi hayal ediyorum, evet biraz strese girmişsin bir adam bir çanta bir piyano bir delilik belirtisi, sana ilaç istirahat ve iyi bir sevgili tavsiye ediyorum, hadi bakalım bir şeyin yok senin. Oysa var, var, var doktor bey ama yok hiç bir yerde bu Çantalı Adam, adam ve çantası, çanta ve adamı yok işte!
Nasıl olduysa ben görmeden birahaneye gitmiş olmalı diye düşünerek yürüyorum, ne olduğunu sormaya kararlıyım, bu akşam bir sonuç alacağım. Birahane oldukça kalabalık, Çantalı Adamı arıyorum, Selim Bey burada, pastanedeki kasiyer, Almancıya benzeyen irice faytoncu, dondurmacı Yunus, Yorgo ve balıkçı arkadaşları, sarışın saçı topuz bir kadın, otel yöneticisi ve Hakkı. Yalnızca Çantalı Adam mı yok diye düşünüyorum, tam konuşacak cesareti bulmuşum böyle olur mu diyorum.
O sırada birahanenin tam ortasında iki kişilik masanın bir iskemlesinde çantayı görüyorum. Tek başına oturuyor. Önündeki biranın yarısı içilmiş, diğer iskemlenin önünde hiç dokunulmamış bir bira bardağı. Kimse oralı değil, koyu sohbet devam ediyor, politika revaçta, kim hükümeti kuracak nasıl kuracak diye atışıyor müşteriler. Bir köşeden midye tavalar, diğerinden salatalar akıyor, kimse çantanın farkında değil.
Etrafa bakıyorum, sessizce boş iskemleye oturuyorum, biraz yokuş aşağı kaldığım için boyum olduğundan kısa gözüküyor, çantayla aynı boydayız, o yukarı tarafta. Bira buz gibi, biraz önce gelmiş olmalı, çanta çok mu hızlı içti diye düşünüyorum. Sohbet etmeye çalışıyorum, çantadan cevap yok, bir süre sonra vazgeçiyorum, biramı bitiriyorum, Çantalı Adamı bekliyorum, hareket yok. Hakkı'ya soruyorum, bilmiyorum abi diyor, oğlum her gün buradaydı ya diyorum, çok gelen giden var hepsini mi hatırlayacağım.
Çantaya bakıyorum baş başa kalınca. Ön tarafında iki büyük cep var fermuarlı ama kayışları açmadan içlerine ulaşmak olanaksız. Biraz büyükçe bir çanta. Marka arma işaret vs. herhangi bir belirti yok. Hakiki deri. Sorunlarımın kaynağı, delirme sebebim, Çantalı Adamın kahverengi deri çantası.
Tereddüt ediyorum diyemem, kimse ilgilenmiyor ki, kimse fark etmez ki.. Uzanıyorum çantayı tutuyorum, kalbim atmaya başlıyor, daha önce neredeydi bu kalp? Hafifçe kaldırıyorum, ağır geliyor ama taşıyabilirim, sakin davranırsam buradan birlikte çıkabiliriz.
Elimden bırakmadan ayağa kalkıyorum, gözüm bir şey görmüyor, sadece gitmek istiyorum, yalnız kalmak çantayla, tek arzum bu, çantayla yalnız kalmak. Hırsızlık değil bu yaptığım, öylesine bırakılmış zaten, onu kurtarıyorum ben. Birahaneden dışarı çıkıyorum, hiç bir tepki yok, adımları hızlandırıyorum, ağırlığına alışıyorum, otuz saniye dolmadan otelden içerideyim, iki dakikada odamda ve kapı kilitli.
Çantayı yatağın üzerine koyuyorum. Balkon kapısını kapatıyorum. Camları da. Panjurları indiriyorum. Kapını sürgüsünü kontrol ediyorum. Çantaya yaklaşıyorum, önce soldaki kayışı açıyorum, sonra sağdaki kayışta zorlanıyorum, parmağımı kesiyorum nasıl yaptıysam ama ısrarcıyım, vazgeçemem, açıyorum sağdaki kayışı da. Fermuara uzanıyorum. Sağ elimle çantayı tutuyorum, sol elimle fermuarı açıyorum, içine bakıyorum.
15 Eylül akşamı Geyikli'den kalkan vapurdan kahverengi takım elbiseli fötr şapkalı genç bir adam iner. Siyah güneş gözlükleri ardında saklanan düşüncelerini kimsenin fark etmediğinden emin elinde sıkıca tuttuğu kahverengi deri çantayı hafifçe zorlanarak taşımaktadır. İskelenin yakınlarındaki kafelerden birini rastgele seçer ve oturur. Yolun karşısında kendi başına kitap okuyan bir adama kayar bakışları. Daha iyi görebilmek için gözlüğünü hafifçe kaldırır, donuk beyaz bakışlarını kimse fark etmeden gözlüğü tekrar indirir. Garsonun çantayı almasına izin vermez. İki bira ısmarlar, buz gibi olsun lütfen, belli belirsiz bir gülümseme ile kitap okuyan adamı izlemeye başlar.

32. Senaryo Mektup
Sevgilim. Sonunu getiremeyeceğim şeylere başlamaya korkuyorum. Hayatım o kadar çok başlanmış ve bitirilmemiş ayrıntıyla süprüntüyle dolu ki. Sana söz verdiklerimi yapamadım. Çalışmayı denedim, istedim geçekten istedim ama olmadı. Çocuk …….. ……….
Mektubu bitirdiğimde şaşırdım diyemem. Ama merak ettim, bu bir intihar notu muydu yoksa terkediş notu mu? Ya da sonunu getirememiş bir başka başlangıç mı?
Bu öyküde kadın geçmişini hatırlar. Mektup çok önceleri alınmıştır. Bugünse bir şeyler olacaktır. İyi bir şeyler olmayacağı izleyiciye hissettirilir. Bunun için müzik önemli - Ulaş'tan rica edeceğiz burayı not alıyorum.
Kadın geçmişe gider. Geriye yolculuk değil aman gençler anlamaz şimdi sürekli bunu yapıyorlar. Hikaye geçmişe gider diye düzeltelim ve mektuptan bugüne önemli olayların üzerinden geçer. İyi bir fikri olan varsa yazalım, hem o günü bugüne bağlamak lazım. Hem de olacak trajik sona.
Bağlayamadığımız yerde ikiz kardeş, paralel evren ve zamanda yolculuk yaparız. O zaman herkes ve her şey bağlanıyor nasıl olsa.
Dış tutarlılığı kasmamıza gerek yok be gözünün yağını yediğim, herkes hayal peşinde, ne kadar karıştırırsak o kadar daha iyi anlaşılır (burada şeytani bir gülüş alkış vs).
İç tutarlılığa önem vermeliyiz ama ben artık öyküyü anlayamıyorum. En iyisi anlaşılmaz olmak üzerinden bir tutarlılık sağlayalım. Tutarsızlık tutarlılığı. Nasıl müzik yapsak be buna?
1
Çizgi vardı.
Başka hiç bir şey yoktu.
2.
Çizgi durdu.
Ne yapacağını bilmiyordu, ne yapabileceğini bilmiyordu, hiç bir yerde değildi, yer yoktu, hiç bir zamanda olamazdı, sadece vardı, sadece çizgi.
3.
Zaman durmaktan doğdu.
Durmayı anlamak için zaman var oldu. Sonra zaman olmadan duramaz oldu çizgi, ne kadar hiç bir şey yapmasa da, ne zaman hiç bir şey yapmadığının farkında olarak, yapmadığını bilmediği için hiç bir şey yapmadığını bilmeyerek bizim bildiğimiz gibi yapmayarak ama farkındalığında zamanın.
4.
Bir zaman çizgi kıpırdadı, dalgalandı bir tarafa, virgüle benzedi esnerken, parantez oldu arkasına bakarken, hareketleri sırasında birden fazla şekil, boşlukta birden fazla yer olduğunu fark etti, yer hareketten doğdu, bir zamanda bir yerde bir çizgi böyleydi işte..
33. Duman
Uzun süre tarımla uğraştı. Bursa'da Armut bahçelerinde Canditatus Phytoplasma Pyri ile karşılaştı. Baktığı bahçelerdeki armutlar "geriye doğru ölmekteydiler". Deveci Armudu için bu tehlikeyi hasta bitkileri yakarak atlattılar. Sonra ayvalarda kahverengi leke denen Diplocarpon Mespili ile mücadele içinde yerde aldı. Bu sefer de enfekte yapraklar yakılıyordu. Patateslerdeki bakteriyel solgunluk, elmada karalekesi derken bir kaç sene boyunca da mısır tarlalarını etkileyen Ustilago Maydis hastalığının kaynağı mantarlara boğuştu. Hastalıklı mısırlar hayvanlara da zararlı olabileceği için yakılarak imha edildiler.
Kırsalda ve ateşe yakın geçen bir hayatın doğal sonucu olabilir belki bu icat. Orta Anadolu'da unutulmaya başlayan bu konunun dikkatimi çekmesi birkaç Konya köyünde bahsi geçtiği içindir. Ziraatçi kişinin ismini hiç öğrenemedim. Bazılarına göre 40'larında, kadın bir ziraat mühendisidir, bazılarına göre şehirden kaçmış Anadolu'yu gezen tarım aşığı 60’larında bir adam.
Kim olduğundan bağımsız olarak konuya bakarsak, bu kişi dumanla şifreli mesaj göndermeyi icat etmiştir. Gönen'deki şifreci kuş icadından sonra Anadolu'da bir kez daha bu şifre konusuyla karşılaşmamı not ederek devam ediyorum.
Duman, hava koşulları uygun olduğu durumda 30 kilometre uzaktan görülebilir. Bu durumda teknolojik imkanların elverişli olmadığı durumda, merkezi duman işareti çıkışından 10 ila 30 kilometre yarıçapında dairesel olarak düzenlenmiş haber alma noktaları konumlanır ve bu ağ yapısı tekrarlanırsa, geniş bir coğrafyada dumanla haberleşmek mümkün olabilir. Buradaki icat bu ağın tasarımı, coğrafi şartlara uyumu ve özellikle de duman mesajının günün kriptoprafik esaslarına uygun şifrelenmesidir.
Bugün itibarıyla denemelerin yapıldığı duman üretim merkezlerinden birini Konya'da, bir diğerini de Karaman'da gezme fırsatım oldu. Otların ve doğa şartlarının yok etmesine ramak kalan bu bölgelerden bir kaç tane daha olduğunu anlıyorum. Fakat köylülerin bana aktardığı kadarıyla şifreleme veya aktarımda bir sorun yaşanmamış. Kendileri bire bir görmemişler ama onlara da hikayeler böyle aktarılmış. Sorun duman zehirlenmesinden çıkmış. Her bir istasyondaki görevliler ya da deneye katılanlar ayrı ayrı karbon monoksit zehirlenmesine maruz kalmışlar. Bunun üzerine bölgede ilgi ve destek azaldığı için mucidimizin de keyfi kaçmış ve burayı terk etmiş. Başka bir yerde projeye devam edip etmediği hususundaysa elimizde bilgi yok.
(Tenaver'in Kendine Notu: Sadece Anadolu'da değil başka ülkelerde de benzer bir deney yapıldığıyla ilgili duyumlar alıyorum. Bu konuyu daha derinine araştırmak isterim.)
34. Yürüyorum
Bitmesin istediğim yazılar yazıyorum.
Yoldayım. Yürüyorum.. Bir şey olsun diye bekliyorum..
Yürürken bekleyebiliyorum, hem yürüyorum, hem bekliyorum, hem bakıyorum, ne yapıyorum. Yürüyorum. Hayır bekliyorum. Olmasını bekliyorum. Yürüyorum. Bekliyorum. Yürürken bekliyorsam, aslında hangisini yapıyorum.
Kendime bakıyorum, anlamıyorum anlamadığımı anladığımı sanıyorum bekliyorum bakarken yürüyorum.
35. Rüzgar
Rüzgar mı alıyor beni deniz mi dalgalarda şarkılar duyuyorum köpükler arasında kapkaranlık bir kalabalığın artıklarında bir şehir duruyor soğuk ve sıcak dalgalarında sahte bir denizin boğuluyor gibi yapıyoruz terkedilmişler arasında her zaman olan her zaman aynı olanlardan uzaklaşmak için maviye tutunuyoruz beyaza boyanmış sarı yeşil ve boğuluyoruz.
Derinlerde bir yerde upuzun bir caddede her tarafta insan arayan gözler binalar ve kargalar görüyor yalnızca kargalar siyah giysilerini çıkartıyorlar yüzyılların şakası sona eriyor beyazlar içinde ve kahkahalar binaların camlarını kırıyor kimse bir şey demiyor kimse gözükmüyor derinlerde olmanın sarhoşluğu içinde kuşku içinde bok içinde yatıyor.
Birbirini geçmek isteyenler geçiriyor birbirine dokunmak isteyenler sokuluyor en güzel gördüğüne bayılıyor etrafında olup biteni gördüğünde tutamadığı alamadığı bulamadığı bilemediği vermediği öpemediği satamadığı kıramadığı unutamadığı bir parça için olsa da toprak şarkı aşk çocuk saçmalık nerede olduğunu bilmediği için bulamadığı.
Olduğumuz yerden çıkıyoruz sen o ben biz şu ve diğerleri zıplayarak koşuyoruz koşuyorum susuyorsun bakıyorsun düşünür gibi yapıp boğuluyorsun olur gibi yapıp bakıyorsun bakar gibi yapıp konuşuyorsun konuşmak yerine öpüyorsun çünkü ne söyleyeceğini kimse duymadan anlaşılmak istiyorsun söylüyorsun buluyorsun çünkü aramıyorsun bulduğunu düşündüğüm için buluyorsun keşfediliyorsun.
Rüzgar denize gidiyor bir yaz akşamı
Ben denize gidiyorum
Yolculuk denize başlıyor
Ve yol denizde bitiyor
Sonra tekrar bir rüzgar tekrar sorular yolcular yolculuklar.
36. Dönüştürücü
Dönüşüm’ü okumanın bu kadar tehlikeli olabileceğini düşünmemişti. Böceklerden hiç hoşlanmazdı zaten. Samsa’nın başına gelenlere derin bir tiksintiyle tahammül etmişti. Kafka’yı yarım bırakmak olmazdı, uzun da değil, bunu okumayacaksam hangisini okuyacağım zaten. Kitabı bitirdiği anda anlatmak istedi birilerine, etkilenmişti hoşlanmasa da.. Kardeşine anlatmaya çalıştı, Playstationla oynamak daha ilgi çekiciydi. Annesi bitmeyen bir telefondaydı. Babası da derbi maçındayım rahatsız etmeyin tişörtüyle televizyon karşısındaydı. Çok yalnız hissetti, yatağa uzandı, gözleri uykuya açıldı.
Uyandığında evde kimseyi bulamadı, mutfaktan garip sesler geliyordu, kontrol ettiğinde üç dev böcek gördü buzdolabına girmeye çalışan. Dev deyince gerçekten büyüktüler. Normal bir böcekle alakaları yoktu. Bir masa boyutundaydı en ufakları. Ttak tttat tttukla tttakk sesleriyle beslenme saatindeydiler. Ne olduğunu anlaması çok zor olmadı, evdekiler George Samsa gibi dönüşmüşlerdi. Ama neden?
Sabah saatlerinde durumda bir değişiklik yoktu. Akşama normalleşir diyerek okul servisine bindi. Matematik dersi çok keyifliydi. Edebiyatta konu Kafkaydı. Öğretmeninin sizin yaşınızda ne Kafka’nın bunalımını ne de Samsa’nın yabancılaşmasını anlamanız mümkün değil demesine çok kırıldı. Arkadaşları da anlamıyordu, öğretmen de hiç bir şeyden anlamıyordu. Tuvalete gitmek için izin aldı. Yüzünü yıkadıktan sonra aynada kendine bakarken çok yalnızsın be kızım dedi. Dilini çıkarttı güldü.
Sınıfa döndüğünde böcek istilası başlamış gibiydi. Öğretmen masasında fularlı yüzüklü dev bir karafatma anlaşılmaz bir şeyler anlatıyordu. Sınıfın yarısı hamamböcekleri, dörtte biri kırkayaklarla doluydu. Hepsi ekstra büyük boy olmak üzere. Uzak köşede en yakın arkadaşı camın kenarına tırmanmış bağırıyordu. Bir süre sonra izledikten sonra danışmaya gitti ve böcek ilaçlamayı aramalarını söyledi.
Hafta sonu karakoldan geldiler, büyükanne merak etmişti anne babasından ses çıkmamasını. İfade için karakola gitmeyi tercih etti, evin içine kimseyi sokmak iyi fikir değildi sanki. Saatler sonra karakoldan eve kadar uğur böceği nüfusundan büyük patlama yaşandı. Akşama televizyon ekipleri gelmişti. İnsanların ortadan kaybolduğu mahalle böceklerin işgali altındaydı. Konuşacak birini arıyorlardı. Genç kız yeterince yalnız, sıkıntılı ve güzeldi. Haberlerde neler olduğunu anlatmak ister misin diye sordular. Bütün ülke seni dinliyor olacak, herkesi etkileyecek bir olay var burada, tek tanığı da sensin.
Emin misiniz dedi heyecansız bir şekilde, televizyonda herkese konuşmamı istediğinize emin misiniz?
37. Mutfak Kavgası
Adam kadının ardından bakıyordu mutfakta gölgesi uzadıkça. Çekti kapıyı yerinden salona fırlattı. Kadın şaşkındı. Elindeki tabakları birer birer hedef tahtasına yollamaya başladı.
İlk tabak adamın omzunu sıyırarak geçti ve duvara saplandı. İkinci tabak kapının olduğu boşluktan eski dostunun ardı sıra fırladı (ve şu ana kadar hala yerde daireler çizmeye devam etmektedir). Üçüncü tabak hedefini tam ortasından buldu ve adamın suratının ortasına yapıştı.
Adam acıyla geriye doğru kaykıldı. Kazağının kolları uzun olduğundan elleriyle etrafı yoklamayı başaramadı, olduğu yerde döner gibi bir hareketi tamamlayamadan darbenin şiddetiyle yere yapıştı. Kadın bunun üzerine topuklu ayakkabılarına uzandı olabildiğince hızlı bir şekilde. Yepyeni ayakkabılarını eline almıştı ki adamdan gelen hırıltıları duydu. Daha çabuk olmalıydı yoksa geç kalacaktı.
Topuklarını kırmaya başladı ayakkabıların. Bir iki üç dört beş altı bitmek bilmiyor sandı yedi sekiz dokuz on bu artık son diyerek düzleştirdiği ayakkabıları alel acele ayağına taktı ve koşmaya başladı. Mutfakta daha bir kilometre kadar koşmuştu ki adamın ayakta olduğunu, ona doğru baktığını gördü. Tabağı özenle kafasına geçirmiş, bükmüş ve kenarlarını kulaklarının üstüne oturtmuştu. Göz deliklerini özenle delmiş ve porselen boşluklardan kadını izlemekteydi.
Gerildi iyice gerildi ve tezgahların üzerinden kadının üzerine doğru atladı. Birlikte yere yuvarlandılar. Düşerlerken üstlerine oradaki raftan baharatlar dökülmeye başladı. Kadın yere düşmeden önce kekik yerleşti zemine. Adamla kadının arasınaysa kırmızıbiber ve karabiber yarışarak girdi. Fırsat bulmuş gibi sevinen kekiğini de katılımıyla kaybettiler kendilerini baharat denizinin ortasında. Kah bir parça pul biberin ardında bir el, kah sessiz bir çığlık yükseldi düştükleri yerden.
38. Hikayenin Sonu
Yüksek sesle konuşan adam anırdı “sonumuz gelecek, her şey bitti, o öldü”. Kalabalık şaşkın ve ürkek, eşeğe dikti gözlerini. Heyecanlıydılar, ne söyleyebileceklerine emin değillerdi. Beklenen gün gelmişti sonunda. Korkuyla beklenen. Ama sonu olan her hikaye gibi sadece zamanı belirsiz olan. Yine de huzursuzdu kalabalık, yapılması gerekenler vardı ama bir türlü başlanamıyordu..
Bu sırada tekrar anırdı yüksek sesle konuşan adam “yakarmayı kesin kardeşlerim, artık dua etmeyin, af dileyin komşularınızdan, birbirinize sarılın, bundan sonra sadece sizler varsınız”. Kalabalık ne yapacağını bilememenin şaşkınlığındaydı. Uzun kulakların ardından batmakta olan güneş meydanı yavaşça solarak aydınlatıyordu. Yüksek sesle konuşan adam bir siluetti önlerinde. Kehanet gerçekleşmiş, kitap bitmiş, saat gelmişti artık.
Yine söze başlayacak gibi oldu hikayenin baş eşeği. Şöyle bir gerildi, düşündü, böyle bir durumda söylenmesi en doğru sözcükleri seçmek için içten bir gayret sarf etmek üzereydi ki kalabalığın kendisine doğru bir hamle yapmakta olduğunu gördü. Etrafı adım adım sarılmakta, batan güneşin altında büyük bir çemberin ortasında kalmak üzereydi. Uzaklaşmak için bir hamle yapacak gibi oldu…
Oldu olmasına ama kalabalık yüz yıllar süren birlikteliğin kolektif zorbalığıyla yolu tıkamaktaydı. Sonra derin bir nefes aldı birbirine kenetlenmiş kalabalık ve de verilmesi gereken mesajı, kitabın burada bitemeyeceğini, her şeyin yeni bir başlangıcı olacağını, bunca emeğin boşa gidemeyeceğini en doğru en güzel en etkileyici şekilde söylemek üzere olanca sesiyle haykırdı: “Aaaaaaaaaaaaaa iiiiiiiiiiiiiiiiiiiii”.
39. Kaybedince Gitarı
Bir tarafı seçebilmek lazım hayatta. Şarkıları da şarkıcıları da iyi tanımak gerekli. Nasıl yoğurdun kullanma tarihine bakıyoruz, şarkıcının da etiketine bakmak lazım. Bu konuda başım bir türlü dertten kurtulamıyor.
Önceleri repertuarım geniş diye sevinirdim, neler döndüğünü bilirdim bu dünyada. Sonrasında uzak kaldım, başka uğraşlarım oldu. Gitarımı aştım duvara. Duvar boyanacak oldu, kaybettim onu. Notalarımı ödünç verdim, kime verdiğimi unuttum. Sonra dikkat etmeye başladım kendi utancımla baş başa ve gördüm ki herkes her şeyi biliyormuş aslında. Bir tek bilmeyen benmişim.
Yani kaybedince gitarı ve notaları, asıl o zaman fark ettim üstatların varlığını. Yine de yalnız hissediyorum ne yalan söyleyeyim. İçime sindiremiyorum bu olanları. Hani ben biliyordum her şeyi, en yakınındaydım gelişmelerin. Ne oldu da bir göz açıp kapayıncaya kadar değişti her şey. Neden herkes bu günü bekledi bana göstermek için yeteneklerini. Şeytan diyor ki kap bir nota bir yerden ve boş ver hepsini..

40. Büyük Biliminsanı
Büyük Biliminsanı Zitrojen bombasını bulmak üzereydi. Savaş yoktu ama her an savaş çıkabilir diye hazırlıklı olunmalıydı. Ziganda devlet planlama teşkilatı bu savunma ihtiyacı için büyük fedakârlıklarla çocuklara bedava süt programını şartlar elverişli olduğu ilk fırsatta değerlendirilmek üzere askıya almış, mahalle kültür merkezlerini nasıl olsa televizyondan kültür programları yaparız diyerek kapatmış, ücretleri ilk yıl için bölgesel ortalamanın yarısına düşürdükten sonra bir daha çıkamaması için önlemler almış ve komşu Zoganda’nın petrol sahalarına ortak çıkarların iyi niyetle korunması gerekçesiyle geçici olarak el koymuştu.
Büyük Biliminsanı gece gündüz çalışıyordu. Evli değildi, sevgilisi varsa da kozmik düzeyli devlet sırrıydı. Arkadaşlarını ne kadar zamandır görmediğini anımsamıyordu. Bu koşturmaca içinde soğuk füzyon konusunda önemli bir gelişme kaydedilmek üzereyken kayda değer bir sinir krizi geçirdi. Ofisteki tüm eşyaları pencereden 13 kat aşağıya fırlattı. Ekipteki asistanı ısırdı ve ana laboratuvarı yangın hortumuyla köpüğe boğdu. Sakinleştirmeye çalışan bir kaç memura okkalı küfürler ve güçlü tekmeler savurmayı da araya sıkıştırdı.
İki gün sonra bilinci yerine geldiğinde tanımadığı bir odadaydı. Hastanede kendine özel bir oda açılmış gibiydi. Öğlen yemeği öncesi kelinin ortasında bir tutam saç olan asık suratlı doktor ziyaretine geldiğinde şehrin en meşhur psikoloji kliniğinde tedavi altında olduğunu öğrendi. Kendine gelir gelmez ki yaklaşık 2 haftalık bir süreç öngörülmüştü, Zitrojen çalışmasına geri dönmesi bekleniyordu. Olaysız bir kaç gün geçirdikten ve iyice sakinleştikten sonra dördüncü günün gecesinde odasında feci bir tartışma çıktı.
Ego ufak çalışma masasının başına oturmuş ve elinde hesaplamalarla dolu bir kağıdı sallıyordu. Superego sıkıntılı bir suratla ileri geri yürüyor, yüksek sesle söyleniyordu. Yapamayız, haber vermeliyiz, bu kabul edilebilir bir davranış değil dedi Superego. Hiç de değil, Zitrojen çalışması bu haliyle zamanında bitmeyecek, sonunda başımız belaya girecek, en iyisi Zuganda’ya teknoloji satarak iltica etmek. Yanlış kardeşim, böyle davranış olur mu, bilim böyle yapılır mı, devlet ne der? Asıl böyle yapılır, geri zekalı, senin dediğini yapıp başımız belaya mı sokalım, öküz!
Sözlerden sonra eşyalar, sonra da elli küsur yıllık tarih uçuştu havada. Yumruklar konuştu, kan döküldü, sessiz sinemada cinayet işlenmek üzereydi, belki de işlendi. Fırsat bu fırsat diyen Id, Büyük Biliminsanının yanağına bir öpücük kondurdu, benden bu kadar dedi ve olay yerinden uzaklaştı. Sabaha; kalp krizi geçirmiş bir beden, talan edilmiş neredeyse yıkılmış oda ve hastaların bazılarının benim de ziyaretçim vardı dün gece sözleri kaldı.
Zitrojen hala bitmiş değil. Psikiyatrlar ve Felsefecilerse insanı, benliği ve kimliği tartışmaya devam ediyorlar. Devlette başka birileri var, Amerikan yönetimine yakın oldukları söyleniyor, Akıl Hastanesi ise otel yapıldı, 1001 Gece Masalları temalı ve 1000’den fazla odalı bir tesis. Her odası farklı bir mikro tema olarak ilgili hikayeye uygun dekor kaplı. İşte bu otelde kalan yüksek nüfuzlu bazı konuklardan dinlediğim şudur ki geceleri Şehrazat onları ziyaret etmekte ve Sinbad’ın bilimsel terimler sözlüğü, Alaattin’in petrol şirketleri ve Ali Baba’nın 40 nükleer bombasından bahsetmektedir. Prof. Dr. Faust Faustusun başeseri Ruh Bulaşmasında konusu geçen sahipsiz ruhların, ki ben bu örnekte sahipsiz bir Id görüyorum, olay bölgesine yakın insanlara teması ve bulaşma gayretinin bir tezahürü bence. Kendi hipotezim Büyük Biliminsanının kayıp Idiyle bu hikayeler arasında bir bağ olduğu ve muhtemelen paralel evrenlerin bölgesel desenkronizasyonu nedeniyle de Id’in etkisini çoğaltarak yansıtabildiğidir. Bundan sonra yerinde görüp, incelememi tamamlayıp, nihai kanaatimi oluşturmak için bir saha ziyareti yapmayı planlıyorum. Ardından sizlere daha detaylı bilgi vereceğim.
41. 6G
2029 yılında 6G iletişim devrimi gelecek. Herkesin vücuduna bir telefon takılacak. Biyolojik çip, öyle 30 santimlik ekran değil tabii ki. Böylece menüyü düşünerek akıldan kontrol edeceksiniz. Ufak bir ek ödemeyle bu özelliği kullanımı kolay VIP modülle desteklemek de mümkün olacak.
Kişisel ve şirketler için farklı paketlerle bulutta sınırsız saklama alanının tanımlanacak. İsteyen vücuduna giriş hakkı kısıtlamalı yerel bir sabit disk dee ekelyebilecek. Oyunları da içindeymiş gibi yaşayacaksınız. Şarj sorunu bitecek, vücudun enerjisiyle pil değiştirmeye gerek duymadan sonsuz ve de sorunsuz çözülecek. Kulaklık derdi kalmayacak, o bildiğiniz Amerikan firmasının pahalı kulaklıkları çöpe gidecek, müziği kulağınızda duyacaksınız zaten. Fakat dışarıya yayın yapmak için ya hoparlör çipini vücudunuza entegre edeceksiniz ya da hoparlörü alacaksınız internetten.
Sorun yok artık Safari Chrome Firefox'a mecbur değilsiniz, insan ne yerse odur demişler, insan nasıl aramak isterse öyle arar - vücudunuza bağlı bu çip size kendi arama motorunuz olması fırsatını tanıyor.
Hem de bağlantılar da sorun değil, paket içinde WiFi Bluetooth gibi özelliklerle beraber geliyor. Oyun tecrübesi de bu sayede 24 saat boyunca canlı ve Natural Augmented Reality sayesinde hiper gerçekçi oluyor.
Şakacı arkadaşları da uyarıyoruz. Telefonu ikide bir çaldırıp rahatsızlık vereceğinizi sanıyorsanız yanıldınız, sizden gelen aramaların hepsini önce sessiz alıyor ve sonra blokluyoruz.
Ödeme konusunu da dert etmeyin, hatta bir ödeme gereği de olmayacağını açıkça ifade ediyoruz. Eğer şu ufak puntolu metni imzalar ve çocuklarınızın da bu programın parçası olacağı taahhüdüne bugünden girerseniz, biraz reklam izlemeniz ve kişisel verileri elbette zararsız paylaşıma açmanızla beraber 6G'den ücretsiz yararlanabilirsiniz.
42. Sen
Karlı bir kış günü. Arabalar çalışmıyor. Toplu taşıma problemli. İşe yolun bir kısmını yürüyerek gitmek zorunda kaldığın için biraz geç kaldın. Yer yer üstüne kaplayan karı döke saça ilerlerken şaşkın gözlerle sana bakan güvenlik görevlisine selam verdin. Soğuk beynini mi etkiledi gibi bayat bir espri yaptın veya yapmayı düşündün. Bir kaç kat indikten sonra son yıllarını mutsuz bir şekilde geçirdiğin bölüme vardın. Koridorun sonundan köşeyi döndüğünde uzaktan masanı gördün. Orada oturmuş bir kulağında telefon, bilgisayara bakıyordun.
Şaşkınlığın kısa sürmedi. Olabildiğince görünmeden bakmaya gayret ettin, bu arada bir kaç masa ve çalışanı hafifçe ezip gülümseyerek. Karşında sen vardın, masadan çalışıyordun, üstüne aynı giysiler ve etraftakilerle senin ses tonunda bir sohbet. Bunun nasıl bir şaka olduğunu düşündün ama endişelenmiştin. Kocana ulaşmaya karar verdin, telefonda bu konuyu nasıl anlatacağını bilemediğin için yanına gitmeye karar verdin.
Yürüyerek 10 dakika mesafede bir hastanede resepsiyonda çalışıyordu. Hava şartlarından dolayı biraz uzun sürse de işte oradaydın. Ufak bir semt hastanesiydi bu bina. Gittikçe daha hızlı koşar adımlarla ilerledin. Uzaktan sevdiğin insanın yüzünü görmek bile rahatlatıcıydı. Heyecanlı heyecanlı bir şeylerden bahsediyordu. Tanıdık bir ifade bu diye düşündün. Bir kaç adım sonra önlerinde duruyordun. Kocan seninle konuşuyordu, çok samimi ve rahattı, seni görmemişlerdi. Benden önce nasıl geldi buraya diye düşündün. O kadar mı benziyor ki anlamadı sahte olduğunu diye mırıldandın. Bir adım atmakla atmamak arasında bocalıyordun. Sanki seni gördüler gibi hissettin, başlar ve bakışlar sana döndü ama bu arada harekete geçmiştin bile.
En yakın karakola doğru karda bata çıka bir yolculuğa başladın. Polisle o güne kadar bir işin olmadığı için adresi telefondaki haritadan bulabildin. Modern, camlarla kaplı çelikten yapılmış binanın girişini geçip şikayetini belirtmek için sıra numarası aldın. Beklerken ağlamamak için zor tutuyordun kendini. Gözlerin 1 numaralı hatta takıldı. Hafif kelleşen elli yaşlarında bir polis memuruyla konuşuyordun. Sana döndün ve işaret parmağınla seni gösterdin. İşe bu kadın, beni sabahtan beri işte ve kocamın yanında takip ediyor diyordu(n).
İkisi sana doğru yürümeye başladıklarında derin bir çaresizlik duygusuyla panik birbirine karıştı. Ben kimim, bu kadın kim, nereden çıktı diye düşünürken çıkışa doğru koşuyordun. Girişe doğru çıkmak için koşarken gözün bir aynaya takıldı, aklından geçmişti bir bakmak ama göz ucuyla da olsa kendini gördün.
Şaşırdın ama koşmaya devam ettin.
Eve geri gelmeyi başardığında nefes nefeseydin. Birkaç eşyamı alıp bir arkadaşıma, olmadı bir otele gideyim düşüncesiyle dolapları karıştırıyordun. Büyük dolabın sağ arka kenarında tanıdık gelmeyen büyükçe boş bir kutunun yanında aradaığın bavulu buldun. O sırada yatak odasının kapısının kapanmasıyla irkildin. Gülümsüyordun.
Akşam eve döndüğümde sabahki ani ziyaretin sebebini sordum. Seni özlediğim için gelmişim dedi. İnandırıcı olmasa da inanmak istediğim için gülümsedim. Polis aradı beni, seni sordular, karakolda bir kadın garip bir şeyler yapmış, iyi misin diye sordum. Gülümsedi, sessizdi ama gözlerinde tüm sorularımın cevapları vardı.
43. Bireyselle Kollektif Arasında Bilge
Nassim Taleb geçen gün Russ Roberts’ın progamındaydı. Merdivenden düştüğünde bir yerini kırabilirsin, bu düşük bir ihtimaldir ve senin riskindir. Bulaşıcı bir hastalığa yakalndığındaysa yalnızca sen hasta olmazsın, etrafını da hasta edersin. Bireysel risklerle grubu ait riskler aynı şekilde değerlendirilemezler dedi.
Birey olarak kendimizi daha mutlu ve üretken olacacağımız bir yere çekebiliriz dedi Bilge ama herkes aynı şeyi yapmayı başarırsa ki başaramaz ama varsayalım ki başarırsa, bu sefer yeni bir dengede toplu olarak mutluluk ve üretkenliğimiz düşer.
Kısacası toplumsal bir kurtuluş yok. Eğer bir tercihse, fırsatsa, yolsa kurtuluş; olsa olsa bireysel olabilir. Toplumsal olan daha ufak bir hareket, sınırlı bir iyileşmedir sadece. O da genellikle olmaz zaten.
Bireyin yolu da dertsiz bir yol mudur? Kendi sınırlı dengesine, kaçacağı sahil kasabasına, iş değişikliğine, eş değişikliğine, ülke değişikliğine giden yolda kendinden ne verir? Kimlerle işbiriği yapar?
Hesabını yapabilsek ütopyanın içinde biçilmiş görevlerimizi yerine getirip tatmin mi oluruz?
Eleştirilen distopya, aslında bir fırsattır. Değiştirmeye deyecek bir şeylerin hayalini kurma ve uğraşma fırsatı.
44. Affedersiniz
Her evden çıktığımda bir tedirgin olurum. Alarm kurulmalı mı, anahtar yanımda mı, kapıyı kilitledim mi, ocakta tencere var mı, cam açık mı? Evhamlı sayılmam ama ya ütüyü açık unuttuysam. Allah korusun ütü çok tehlikeli. Öyle kendi kendine durmakmış, yatık durursa kapanırmış, sensör vesaire varmış, ben anlamam, korkarım.
Acaba açık unuttum mu diye takıldı o sabah da aklıma.
Çarşıda işimi hızlıca tamamlayıp eve döndüm. Kapıyı kilitlediğimden emindim. Yani öyle yaparım genellikle. Alarmı kurmadım, hemen döneceğim diye düşündüm. Fakat bu kapı kilitsiz yahu, sadece kilitlenmemiş değil, kilit yoktu kapıda. İttim, kendi evime anahtarsız girdim.
Salonda bir limon kokusu, oda spreyi mi sıktım diye düşündüm, bir de baktım pek tanıdık gelmeyen açık yeşil bir kavanoz içinde çok hoş mayhoş Bodrum Limonu esansı. İlginç..
Mutfakta bulaşık makinası çalıştırılmış. Yuh artık bunu da mı unuttum. Çöp yok, ben mi çıkartım? Salonda masada bir kağıt. Beyaz bir kağıt üzerine kırmızı rujla yazılmış iki kelime “Umarım Affedersiniz”.
Harfler çok düzgün, yanında da para var, biri not yazıp parayla bırakmış.
İçeriye yürdüm, yatak yapılmıştı. Hiçbir eşya (kilit dışında) eksik değildi. Kimse eve giren birini görmemiş. Şüphe çeken bir ses duymamıştı. Komşularım bunu yapacak yaşta veya yetenekte değillerdi. Kapıcı izindeydi. Evdeki para alınmamış, elektronik aletler yerinde, etrafa çeki düzen verilmiş, biraz para bırakılmış ve kilit alınmıştı.
Affetmem gerekenin ne olduğunu hala düşünüyorum. Bırakılan parayla kilidi değiştirdim ve merak ediyorum acaba fark etmediğim bir şey mi var yoksa bu bir şaka mı diye?
45. Ormanın Kenarında
Yazın ortalarında bir gündü.
Günlerce yürümekten yorgun düşmüş, dinlenebileceğimiz güvenli bir kamp yeri arıyorduk. Tepeleri aştıktan sonra karşımıza yemyeşil bir orman çıkmıştı. Masal kitaplarında gördüğümüz ormanlara benziyordu. Yanı başında büyükçe bir göl vardı. Altın güneşin altında parlayan suda yüzen balıklara dokunabiliyorduk. Herhalde gölün besleyen bir su kaynağı olmalıydı. Ormanın içinden göle doğru akan suyu gözlerimizin aldığınca takip ettik ama şimdilik ormana dalmaya hazır değildik. Gölün kenarında kamp kurduk. Üç kişi kalmıştık yolculuğun bu noktasına gelebilen.
İşte o yaz akşamı da böyle başlamıştı.
Gece yıldızlara bakarak göl kenarında yürüyordum. Çakıl taşları azgın bir denizin kenarında kalmışçasına yontulmuştu. Botlarımın altında yuvarlaklıklarını hissedebiliyordum. İnsan bir şeyi gördüğünde daha mı fazla hissediyor diye düşündüm. Hiç yere bakmasaydım ayaklarım aynı şeyi fark eder miydi?
Uzak bir güneş her iki aydan da farklı yansıyordu sahile. Gölgem ikilemişti, biri daha soluk olmak üzere.. Yolculuk ne kadar sürmüştü emin değilim, nasıl bu çifte ayın olduğu yere geldiğimizi anlamakta zorlanıyorum. Bir çöl geçtik ama Avusturalya’daki Tanami Çölü’nün devamı gibiydi. Güneydoğuya devam ettik, Lander Nehri’ne varmayı planlıyorduk. Onun yerine gece beklenmedik bir çöl fırtınasından sonra tüm aletlerimiz çalışmayı durdurdu. Yolumuzu Pseduomys Delicatulus yani bölgeye özel fareleri takip ederek bulabildik. Şimdi de neresi olduğunu bilmediğimiz buradayız.
Gölgelerim başka gölgelere karıştı. Yalnız olmadığımı hissederek arkamı döndüm..
Santa Teresa’nın hemen yanında eski çağlardan birinde yolunu kaybetmiş dev bir hayvanın iskeletini andıran kayalıklar vardır. Çocukken annem ve teyzemle birlikte orada kazıya giderdim. Her ikisi de ünivesitedeydiler, annem arkeolog, teyzem de paleantologdu, evliliğini fosillerle yapmıştı sanki, sürekli sahadaydı. Yeni yerler ve yeni türler keşfetmeyi, onların hikayelerini kamp ateşinde dinleyip hafif üşüyerek uyku tulumunu açıp uyumayı o günlerde öğrendim. Bugün ormanın kenarındaki gölün yanındaki kamptaya uyku tutmuyordu beni.
Ağaçlarının Lord of the Rings filmindeki Entler gibi olduğu hissine kapıldığım bu orman şaşırtıcı güzellikte. Sanki ölüm hiç el değmemiş buraya. Ya da ölülerin arkasını birileri çok iyi toparlamış. Neredeyse her şey canlı, parlak, ayışığında bile göz alıcı. Yürümek istiyorum ağaçların arasında, aklım bir hayvanla karşılaşacağımı söylüyor ama sezgilerim korkuya geçit vermiyor.
Ayışıkları yapraklardan keyfe keder dağılıyor. Bazen sarmaşıklarla kaplı göz alabildiğince uzun ağaçları, bazen hızla uzaklaşan bir canlının ayak seslerini aydınlatıyorlar. Ormanın ortasındaki açıklıkta bir sürü Aepyornis duruyor. Uçuşsuz dev kuşlar ormanın ortasında heykel gibi sessizler. Acaba konuşabiliyorlar mı? Neredeyiz biz? Yalnız olmadığımı ışıkta bir titreme, yapraklarda bir kıpırdanmayla hissediyorum.
Kampta tek başımayım. İkisi de kendilerince keşif yapıyorlar. Oysa burada keşfedecek bir şey yok. Burası olmaması gereken bir yer. Araftayız biz. Öldük ve her nedense burada bulduk kendimizi. Bu yolculuğa hiç çıkmamalıydık. Geri de dönemeyeceğimiz belli.
Çadırların arasında yürürken rüzgar saçlarımı kararsızca savuruyor. Gölün yüzeyinde bir titreme var. Balık sürüsü yüzeye yakın yüzüyor. Fosforlu uçan balıklar birbirinin üzerinden atlayarak gece yarı karanlığında Pollock yapıyorlar. Etkileyici. Yakınlaşıyorum. Biraz mesafeyi açıyorlar ama daha yakından bakabildiğim için iki tip balık fark ediyorum. Daha az sayıda vatoz benzeri oval, geniş, neredeyse üç buçuk metre, kırmızı ve mor tonlarında bir balık. Diğeri ise otuz ila altmış cm arasında değişen evrenin tüm renkleriyle bezenmiş ve bir süre uçabiliyor olması dışında standart bir levreği andıran ikinci bir balık.
Neredeye hayali bir müzik eşliğinde süregelen bu gösteri benim yanılsamam olmalı. Vatozun ağzı vücudunun yarısına kadar açılıyor. Renkli levrekler çoğunlukla kaçıyorlar ama gecenin sessizliğinde arada bir vatozun çenesinin levreği parçalamasının korkunç kıtırtı sesi duyuluyor. Gölün beslenme zincirini izlediğimi fark ediyorum. Gökyüzünde bir kıpırdanma var. Göremiyorum neyin sebep olduğunu ama rüzgar bile değişiyor. Göle bir şey düşüyor aniden, büyük bir plop sesi, suda daha da büyüyor plop, bana doğru gelen bir dalgaya dönüşüyor. Sırılsıklam ve yıkılmış çadırların ortasındayım. Etrafta bir kaç balık var çırpınan. Ürperiyorum, arkamda bir sıcaklık var, yalnız değilim.
(Devam edecek..)

46. Abi Eşin mi Olur?
Allah razı olsun bu ertesi gün teslimat kargoculardan diye düşündü telefona mesaj geldiğinde. Bir saat içinde teslimat gerçekleşecekti. Giriş katını ofis olarak kiralamıştı. Biraz dikkatli takiple arabanın geldiğini fark etti. Kapı çalmadan kapıya koştu. Haluk Oflucan adına olan paketi alayım dedi, sen yukarı çıkma, ben sonra götürürüm. Abi dedi adının sonradan Süleyman oluğunu öğrendiğim adam, bir de Mavi Oflucan için paket var. Onu da ver abisi, Mavi benim eşim, ikisini de alayım. Tamam, abi eminsin değil mi? Neden eminim? Eşim olduğundan mı yoksa paketleri alabileceğimden mi?
Akşam aynı apartmanda ofis tutmanın rahatlığıyla en üst kat 23 numaraya eve Mavi’ye döndüm. Paket sende miydi diye güldü hafifçe sinirli. Bugün bekliyordum, bir de baktım telefona Mavi Oflucan’a teslim edilmiştir mesajı geldi. Geçen hafta apartmanda bir karışıklık olmuştu, alt kattaki Mai Cancan'a vardikleri paketi bulmak günler sürdü, bu sefer de tekrarlamasın diye aradım şirketi. Teslim edilmiş gözüküyor dediler, çıldırdım, telefondaki kadına bağırdım çağırdım biraz, bana teslim edilse bilmez miyim dedim.
Ardından doğrudan sahadaki kuryeye - Süleymanmış adı, ona bağladılar. Süleyman ağlamaklı, panik, ah paket kayıp mı oldu, ne oldu, aman aman diyerek Bayrampaşa’dan buraya direksiyonu kırdı. Bir saat sonra karşımdaydı. Aşağıda senle karşılaşmış, abiye verdim, eşinizdi diyordu. Tamam dedim sakin ol. Süleyman bunun üzerine abla valla abi ısrar etti, o yüzden ona bıraktım dedi. Evet dedim, anladım, o da sipariş yapmış aynı zamanda, tesadüf olmuş, aşağıda alırken o da düşünmemiş. Evet, abla fakat abi neden aşağıda, o meseleyi tam anlayamadım? Orası ofisi oradan çalışıyor. Gerçekten evlisiniz di mi abla?
Bir hafta sonra yine bir sipariş, aynı kurye. Bu sefer No 23’ün kapısı çalıyor, kargo benim adıma, kapıda alan ise Mavi. Abla sizde kimse kendi paketine rastlamıyor herhalde diyor ve yanlış paketi teslim ediyor Süleyman.
47. DB Sigarası
Hakikaten ironik icatlardan biri Dieter Z. Bohler'in sigarasıdır. DB markasıyla piyasaya sürdüğü bu ürünün tek bir özelliği vardı. Moleküler yapısındaki devrimci tasarım sayesinde sigarayı içen kişi eğer içine çekiyorsa, sigarayı içmesini takip eden 30 dakika içinde suda eritilen bir tableti aldığı takdirde akciğere sigaranın zararı olmuyordu. Sanki sigaranın izi tüm vücuttan temizleniyordu. Bu tabletin sıvı yoluyla alınmasının aynı zamanda ağızdaki etkileri de temizlediğini not etmenizi rica ediyorum. Çünkü eğer bu tablet alınmazsa, DB kaynaklı ağız ve yutak bölgesi zararlı etkilenmenin arttığıyla ilgili bilimsel bir kaygı da oluşmuştu.
Kısa bir süre sonra Dieter Bohler, tabletten sigaraya göre daha fazla kazanır olsa da tıp dünyasında şarlatan, hadi olsa olsa en azından art niyetli olarak değerlendiriliyordu. İçenlerin lezzetine güzel dediği, sade ve mentollü iki çeşidi bulunan DB sigarasının sonunu getiren şeyse sigara dumanına maruz kalan kişilere normal sigaralardan bir kaç kat daha fazla zarar vermesiydi. Pasif İçici kavramı o tarihte kullanılmamakla birlikte DB içenlerin yanında uzun süre bulunan yakınlarının solunum şikayetlerindeki artışa paralel olarak bu riskin anlaşılması mümkün olabilmişti.
Dieter Bohler bu durumu daha çok tablet satarak çözmeyi teklif etse de DB markası kısa bir süre içinde yasaklanmıştı. Savcılık kamu sağlığına zarar verdiği için kendisini sorgulamak istediğinde fabrikayı kapanmış, evini ise terkedilmiş buldu. Bugüne kadar da Dieter Z. Bohler'i bir daha gören kimse olmadı. (Tenaver No 19)
48. SDG
Sonsuz Doğum Günü çaresiz kalan sistemin derdine bulunmuş sahtekar bir ilaçtır. Aileler dağılmadan önce, devletler bozulma sürecinde ve şirketler iflasa giderken tüm yöntemleri tükettikten sonra SDG ilan ederler. Bu durumda aile ilgili kişinin doğum gününü kutlar, hediyeler alır, kırmamaya özen gösterir, onun aşırılıklarını idare eder. Devletler böyle vatandaşların borcunu siler, sonra daha çok borç verir, seçimlere özel araçla taşır ve ücretsiz vatandaşlık kurslarına alır. Şirketler maaşa zam yapar, yemek çekine bir de lüks ürün ekler, çalışma saatlerini kısaltır ve sağlık sigortasına diş teminatı tanımlar.
Yani SDG başladı mı hayat bir başka güzel olur. Temel sorunlar çözülmemiştir ama bir süre için durum idare edilir. Genellikle SDG bu aşamadan sonra üssel biçimde bulaşır. Bir de bakmışsınız tüm aile için SDG başlamış.. Şirketin önce en parlak çalışanları, sonra yöneticileri, ardından merkez ofistekiler ve diğer ofisler, sonunda da üretim tesisleri dahil tüm çalışanlar SDGli olurlar. Devletler de bu hakkı önce en büyük politikacılara ve yakınlarına tanıdıktan sonra sistemdeki ağırlık, etki ve önemlerine göre azalacak şekilde yayarlar. Daha demokratik devletlerde kişilerin ekonomik ağırlıklarına göre ama minimum vatandaşlık kriterlerini de atlamadan SDG dağılır. Eğer devlet Kuzey Kore misali ise önce Yüce Lider, sonra Ufak Yüce Lider ve daha sonra Ufacık Yüce Liderden başlayarak daha yavaş bir dağılım olsa da gidişat aynıdır.
Teorik Fizik Felsefecisi ve Pyongyang Üniversitesi Sosyal Psikoloji Bölüm Başkanı Ha Pshuu Chan'a göre evrendeki diğer akıllı canlılar da karmaşık toplum yapıları kurup, şehirleşmeyi tamamlarken Mazlow'un piramidine tırmanıp, kredi Freudlarıyla başa çıkabilirlerse ardından gelecek yönetim biçimi de Sonsuz Doğum Günü ilacını kullanacaktır. Chan’a göre Bohr, Einstein ve Hawking aramızda olsaydı Kuantum Yerçekimini yazabilmenin SDG'den geçtiğini anlayıp teorilerini buna göre geliştirirlerdi. Bugün içinse fazla sıkıntıya gerek yok Minjokŭi Ŏbei ve Guwŏnja Kim Jong-un liderliğindeki yenilmez, güçlü, ezeli ve elbette ebedi Kore evrene bu konuda da önderlik edecektir.
49. Burbon 1920
Canal Street'de bir bahar akşamında yürürken bu kaydı yapıyorum. Amerika'ya gelişim New Orleans'da yaşayan ve ucundan da olsa 1920'leri görmüş Dorothy Picayune ile konuşmak niyetiyleydi. Bana anlattıklarını herhangi bir redaksiyon yapmadan notlarımdan okuyarak kaydedeceğim bugün. Döndükten sonra yazılı metni oluştururum.
"Alkol yasağı 1920'de uygulanmaya başladı. Bir kaç yıldır görüşülüyordu, Kongre'den geçmişti ama F. Scott Fitzgerald'ın daha sonra hakkında yazacağı canlı New Orelans gece hayatında, dans kulüplerinde, güzel kadınlarda, kumar, para ve silahlarda uygulama öncesinde kadar herhangi bir yavaşlama yoktu.
Bize kalsa uygulama sonrasında da bir şey değişmezdi ama FBI konuyu ciddiye aldığı için özel bir ekip kurarak mekanları denetlemeye başlamıştı. Canal Street üzerindeki gümrük binasını merkez tutan bu ekip sayıları yetersiz olduğu için her yere yetişemiyordu ama Bourbon Street üzerindeki The Old Absinthe House mekanını kapattıklarını kendi gözlerimle gördüm.
İşte o günlerde elden ele dolaşan bir yerel viski vardı. Bizim buralarda İskoçlarınki gibi arpadan yapılmaz, Kentucky usulü mısırdan yapılır burbon. Yasaklar geldikten sonra evlerde yapmaya başladık. Bu herkesin bildiği hikaye. Çok az kişinin bildiği benim babamın özel serisidir.
Anneme göre bir gün Baron Samedi babamı ziyaret eder. Tanınmamak için şapkasını saklamış ve bir pelerinin altında yüzünü gizlemiş. Babama sadece içeni sarhoş etmeyen, kendisi içmese de yanında olanları da sarhoş eden bir burbon üretim tekniği öğretmiş. Bunu sadece alkol yasağı devam ettiği sürece yapabileceğini fakat bu işten kazandığı paranın yarısını Maman Brigitte'ye vermesi gerektiğini altını çizerek söylemiş.
Babam ilk aylarda bu kurala uygun davranmayı ihmal etmeden müthiş para kazanmış. Annem hala o günlerden kalan satmaya kıyamadığı bazı mücevherleri saklardı. Kazandığı paranın yarısın da Haiti kökenlilerin gittiği bir kiliseye anlaşmaya uygun biçimde düzenli olarak götürmüş.
İnsan hep aynı Tenaver Bey. Hırsına yenik düşmüş. Parayı kumarda ve kadınlarla harcamaya başlamış, horoz dövüşlerine, köpek yarışlarına dalmış, dolarlar yetmeyince de Brigitte'nin payından ufak ufak azaltmış. Etrafında olan bazı kazaları, arabasının üzerine düşen çelik kalasın şoförle birlikte arabanın yarısını ezmesini, abisinin bulaşıcı bir hastalığa yakalanmasını ya da annemin gidişatın kötüye olduğundan şüphelenip söylenmesini dikkate almamış bile. Bir gün FBI ajanlarının baskınından son anda kurtulmasının ardından yine eksik ödeme yapmış. Eve dönüş yolunda Dauphine Street ile St. Louis Street'in kesiştiği noktada en son görülmüş. Karşı sokaktaki kasap Joseph’in haç çıkartmadan anlatmadığı o sahneyi tam gören yok. Joseph kaldırımda bir yarık olduğunu, içinden çürüyen kollarıyla bir canavarın uzanıp babamı içine çektiğine söylerdi. Mahalledekiler göre ise Joseph delinin tekiydi ve babam büyük ihtimalle kendini kaybettirmişti.
Annem boş bir mezar yaptırdı yıllar sonra. O kadar.. Cenazesine kimseyi davet etmedi. Rahip tanıdık olmasaydı acaba bu kadarını bile yapar mıydı bilemiyorum.
İçmeyenleri de sarhoş eden burbona gelince, bu babamın bir numarası mıydı, gerçekten var mıydı öğrenme fırsatım olmadı. Küçüktüm o zaman. Anneme göre Baron Samediyle yapılan anlaşma gerçekti ve babam bedelini ödemişti. Bense büyülü bir icattan çok babamın durumdan fayda sağlamak için meraklı müşterisine içki sattığını düşünmüşümdür. Nasıl kaybolduğuna gelince bizi severdi, bırakmamıştır diyorum. Muhtemelen borcu olan birileri vardı, hesabını sormuşlardır. Allah büyüktür. Ona da Cennetinde bir yer ayırdığına inanıyorum."
50. Ulaşımın Kısa Tarihi
Önce uçaklar yoktu ve insanlar bir yerden diğerine gitmek için yola çıkabiliyorlardı. Sonra uçaklar çıktı ve insanlar havaalanına gitmek için yola çıkmaya başladılar. Daha sonra havaalanında bir noktadan diğerine gitmek için yolculuk yaparken buldular kendilerini. Uçağa binip inebildilerse yabancı bir ülkede, bu sefer de kendilerini ispatlamak için bir yolculuk ve ardından kendi eşyalarını alabilme fırsatı için bir başka yolculuk yaptılar ki daha sonrasında havaalanından çıkabilmek için bir yolculuk daha yapacaklardı. En sonunda havaalanı dışında bir yerde yine yeniden bir araca binerek uzun saatler önce yola çıkarken gitmeyi istedikleri yere bir yolculuk yapabildiler.
Önce yürümek vardı, at vardı, araba, gemi, tren, Ford’un arabası ve uçak. Ulaşımın ulaştığı son noktaya sonunda gelerek sonsuz rötar yapan uçağı yaptılar. Bunun üzerine herkes bir ara yolculuğa çıktı, havalimanlarına doluştu ve bu kalabalık hala orada yolculuğa devam edebilmek için beklemeye devam ediyor..
51. Can Dostumuz
Yirmi bin yıl önce Afrika’da Homo Sapienslerle, on beş bin yıl önce İran’da Demavend’in eteklerinde Canidae ailesinin bir kolu Canis Lupus’dan farklılaşarak Canis Lupus Familiaris olarak dönüşmeye başlıyordu. On binlerce yıl içinde insanların yemek artıklarından beslenerek başlayan evcilleşme süreci güven ve dostluğa evrilirken köpekler de çeşitleniyordu. Amerika’nın bozkırlarından Avrupa’nın ovalarına, Asya’nın çöllerinden Avusturalya’nın tepelerine dört ayaklılar bazen sahipleriyle, bazen tek başlarına gömülecek kadar ailenin bir parçası oldular. Viktorya İngilteresindeki tüketim düzeni, şehirleşmeyle beraber gelen yeni statü sembolleri köpeği işlevselliğin ikinci planda kaldığı yeni bir konuma itti.
Manchester Üniversitesinden Michael Worboys’a göre saf ırklar ve yavrular bu dönemin bir ürünü. 1800’lerin başlarında 27 çeşit köpek kayıtlarda gözüküyor, 1900’e gelindiğinde 80, bugün ise Federation Cynologique Internationale göre 400 çeşit köpek var. Viktorya İngilteresinde sıradan insanlardan aristokratlara kadar farklı katılımcıları olan Köpek Defileleri vardı. Mesela Lap Dog bu dönem Rusya’dan İngiltere’ye ithal edilmekteydi ve işlevi sahibi kadının kucağında oturmak olduğundan bu ismi almıştı. Yine aynı zamanda önceki yüzyılda yok olmuş efsanevi Irish Wolfhound türü dev Danualarla başka köpekleri çiftleştirilerek tekrar ortaya çıkartıldı.
Bugüne kadar böyle geldik gibi. İnsanlar benzerlerinden daha çok sevdiler köpeklerini. Şehirde yalnızlığı atlatmanın veya çocuklar büyürken arkadaş kazandırmanın iyi bir yolu oldu köpekler. Sokağa atılanlarını da sever olduk, sokağa atanlarıysa hiç sevmedik. 2050’den sonraydı sanırım, birçok zengin ülke vatandaşlarına Vatandaş Geliri bağlamaya başladı. Dokuz milyar iki yüz milyonu geçmişti dünya nüfusu. Gelir dağılımı bozuktu. Fakir ülkeler zenginlerin kapısında artık pek kolay geçilemeyen bir kuyruktaydılar. Zengin ve fakir ülkeler arasında fark yoktu, bu kadar insana ihtiyaç olmadığı için ya sefalete terk edileceklerdi insanlar ya da devlet kısmen besleyecekti onları. Bu ortamda bile köpeklerle ilişki bozulmadı. İnsanlar gelirlerinin bir kısmını aileyle paylaşmak gibi köpekleriyle paylaşmaya başladılar.
2125’de çevre şartları oldukça değişmişti. Küresel ısınma dursa da dünyanın önemli bir kısmı yaşanamayacak kadar sıcak ve kuraktı. Deniz suyunu arıtmak tek çözümdü ama yükselen su seviyesinin değiştirdiği coğrafya devletler sistemini anlamsızlaştıran bir başka faktör olarak son otuz yıldır on bir milyarda sabitlenen dünya nüfusunun üzerine biniyordu. Hindistan’da hüküm süren 1600 yılında kurulan East India Company gibi şirketlerin gücü devletlerin önüne geçmeye başlamıştı. Teknoloji şirketleri ve Özel Şehirler dünyanın dertlerinden uzak bir yaşam fırsatı veriyordu.
İnsanlar bu dönemde köpeklerden sonra farklı hayvanlar beslemeye başlamışlardı. Önceleri şehirlerde timsah görmek şaşırtıcıydı, sonra timsahlarına eğlence olsun diye av partileri düzenleyenler oldu. 2116 Xanadu isyanıyla devletten kalan son unsurlarda bu konuya müdahil olarak her kim ne kadar zengin olursa olsun şehir sınırları içinde (ismen belirtilen timsah, kaplan ve sırlar başta olmak üzere) yırtıcı hayvan besleyemeyecek kuralı getirildi. Bütün Özel Şehirler bu kurala uymaya gayret ettiler.
Daha sınırlı yatay alanlar, sınırlı doğal kaynaklar ve gittikçe sanal dünyaya kayan bir yaşamla beraber 2200’ler ortalama yaş hesabının anlamsızlaştığı bir dönem oldu. İmkanı olan biyoteknoloji desteğinde yaşlanma engelleyici tedavilerle 150 yaşına kadar sağlıklı yaşayabiliyorken halkın geri kalanı için ortalama yaşan süresi 50’lerin altına düşmüştü. Nüfus azalıyordu. İnsanın en iyi dostu soğumaya başlayan iklime de şaşırtıcı bir uyum gösteren maymunlardı. Xanadu’nun sokaklarında ve dillere destan Yapay Göller bölgesinde şehir sakinleri maymunlarını gezdiriyorlar, sohbet ediyorlar ve ne zaman kalıcı uzay şehirlerinin kurulacağını tartışıyorlardı.
2223’de kamuoyu Jüpiter’in aylarından Europa’ya ilk kalıcı uzay şehrini kurmakla Mars’a gitmek arasında bölünmüştü. Mars daha ucuz ve güvenli bir yatırım olacaktı fakat Europa’nın ısısını değiştirmek mümkün olursa su potansiyeli insanlık için uzun vadeli bir çıkış fırsatı verebilirdi. Bu arada robotların ve biyoteknolojik internetin eşliğinde neredeyse tüm ekonomik faaliyet durmuştu. 4 milyarın altına düşen dünya nüfusu tarımdan güvenliğe elektroniğe kendini emanet etmişti. Şehir hayatı eskisi kadar renkli değildi, şehirlere gelmeye çalışanların çoğu da ölmüş ve kalanlar da vazgeçmişti.
O günlerde Romalı bir şair V, Pompei’de maymununa tasmasını iade etti. İnsanlık kölelikten kurtulmuştu dört asır önce ve köleler kapitalist toplumun tüketicileri olarak daha faydalı olabileceklerdi. Bugün de maymunlar (köpeklerin soyu neredeyse tükenmişti) insanlardan bağımsızlarını mı kazanıyorlardı diye düşündüyseniz yanıldınız. V, tasmayı çöpe atmak için iade etmemişti. Arzusu tasmayı kendi boynuna takmaktı.
52. Mahallede Gece Yolculuğu
Gece saat dört.
Karnım deli gibi aç. Buzdolabı boş. Bir süredir eve gelen giden olmamıştı. Ben de birkaç günlüğüne gelmiştim. Sonra bu yasaklar çıktı. Kimin nerede kaçta ne yapabileceğini hepimiz karıştırdık. Ben en baştan anlamadım zaten. Neyse yarın döneceğim ama şimdi dışarı çıkıp yiyecek bir şeyler bulmalıyım.
Normal zamanlarda gençlerin son kalanlarının genellikle yüksek sesle şarkı söylediği, 50’yi devirmiş birilerinin ise ya tek başına ya da bir arkadaşıyla yalnız ve aheste yürüdüğü, ayışığının fizik kurallarını arabaların ve kaldırımların da katılmasıyla ihlal ettiği, sokak hayvanlarının ayrıca bir cesaretlendiği, hala kapanmamışsa son temizliği yapılan bir lokaldeki en alttakilerin küfür etmekten bezdiği, yollarında belediye temizlik araçlarını beklediği, çöplerinin sabaha kadar çürüdüğü, sevenlerin söylemeyi unuttuğu ve uyumayan sevilenlerin hep beklediği, son açık yemekçinin de en son müşterisinin artık gittiği bir saatte acıkmıştım.
Virüs zamanlarında dışarısı bu saatte nasıl olur acaba diye düşünürken üşümemek için ceketimi giydim, cebimde bir miktar nakit vardı, cep telefonumu almayı unuttum ve yemek bulabileceğim açık bir yer aramak için dışarı çıktım.
Mahalle içinde iki tane ufak park vardı. İlkinde ve bize yakın olanda çocuklar için salıncak ve tahterevalli gibi oyuncaklardan olduğunu ve günün çoğunluğunda park girişinin kilitli olduğunu anımsıyorum. Bu saatteyse kapı açıktı, geçerken yavaşlayıp kim var diye baktım. Benim boylarımda, takım elbiseli ve kravatlı üç kedi salıncağın yanında sigara içiyorlardı, dördüncü kedi de biraz daha genç ve neşeli görünüyordu sallanırken salıncakta. İyi geceler beyefendi diye seslendi simsiyah ve siyah elbiseli neredeyse görünmez bir kedi. Size de iyi geceler diye yanıtladım. Mentollü sigara ikram edebilir miyim? Teşekkürler, karnım aç, yiyecek bir şeyler arıyorum. Kediler gülüştüler. Eskisi gibi değil bugünler, her yer erken kapanıyor, iyi şanslar size.
Daracık parke taşlı sokaklarda yürüyordum. Evlerin çoğu karanlık, sokak lambalarının bir kısmı bozuktu. Çocuk parkının yanından sağa sapıp 200 metre gibi ilerlemiştim ki açık bir dükkanla karşılaşmanın şaşkınlığıyla duraladım. Nadir Kitaplar – Aslan Ceyhun Kitapevi. Neon ışıklarıyla pembe parlak tanıtım nadir kitaplar için biraz fazla değil mi diye kendi kendimle konuşurken üstümde bir bakış hissettim. İnsanların evriminde gözlerin ayrı bir yeri var, başka şeyleri fark etmesek bile gözlerin beyazı birbirini çekiyor, bilinçaltının derinliklerinde ortak hafızamızdan bugüne taşınmış bir fark etme fark edilme anını tetikliyor gözler. Kısacası biri bana bakıyordu. Gayri ihtiyari sırıttım..
Dükkanın içi acayip tozluydu. Alt kata inen bir merdiven, on metre derinlik, sanırım beş metre yükseklik ve her taraf kitaplarla kaplıydı. Önemli bir kısmı deri ciltli ve tozlu kitaplar. Merhaba kendimi tanıtayım, Aslan Ceyhun, burası benim kitapçım. Merhaba. Biraz geçe kalmışsınız bu akşam? Biz hiç kapatmayız. Sonra başladı anlatmaya. Aile geleneğiydi kitapçılık. Burası çok özel bir yerdi. Dünyada basılmış ve basılacak tüm bilimle ilgili kitapların birinci baskıları buradaydı. Birkaç kat daha aşağı gidiyordu dedi, gülümsedi kaç kat olduğunu söylememeye özenerek. Aslında sıkıldım bu işten, dünyayı gezmek ve gezi notlarımı yayınlamak istiyorum, belki bir süreliğine benim için buraya bakmak istersiniz? Tek istediğimin yiyecek bir şeyler bulmak olduğunu söyledim, bilemiyorum dedi, dışarı çıkmaya pek fırsatım olmuyor ama eminim bir yer bulursunuz.
Dükkanı arkama alarak düz gitmeye karar verdim. Herhalde yorgunluktan sokaklar pek tanıdık gelmiyordu. İlkokul binasını geçtikten sonra evlerin önünde çiçek saksılarının dolu olduğu, ahşap eski binalarla dolu bir sokağa geldim. Saksıların yanında su ve mama kapları vardı. Bazı evlerin önünde bir iki köpek vardı. Ben geçerken başını kaldırmaya tenezzül etmeyen.. Biraz daha yürüyünce sarı bir evin önünde üç tane keçiyle karşılaştım. Sonra zayıfça bir domuz, daha ileride bir deve ve minyatür bir zürafa. Yürürken açık pencere görür müyüm diye dikkatli bakıyordum, giriş katlarından içeriyi görebilmek için zıplama denemelerimden yalnızca birinde evin içinde hareket vardı. O da iki maymunun mutfakta temizlik yaptıkları bir ana denk gelmişti.
Sokak gündüzleri biraz işlekçe olan ana caddeyi dikine kesen yokuşlardan birine bağlanmıştı. Ana cadde tarafına yürümek üzere aşağı doğru kendimi bıraktım. Bir iki sokak geçtim mi bilemiyorum ama yeşil saçlı bir kadına çarparak durdum. İyi misiniz? Korkmayın, bir şeyim yok, yere maskelerden birini düşürdüm, alırken sizin geldiğiniz fark etmedim, bu saatte, karanlıkta olabilir böyle bir çarpışma. Yeşil saçlar ve bir maske vardı karşımda. Dar koyu lacivert bir kot pantolonun üstüne bol beyaz bir kazak, gülümseyen ama mesafeli bir duruş, orta boy, gümüş daha önceden gördüklerimdne farklı takılar. En iyi böyle tarif edebilirim. Hala ağzımdan bir kelime çıkmamıştı ki devam etti: İlginizi çeken bir maske var mı?
Yol kenarında bordo kadife kalınca örtünün üzerine özenle serpiştirilmiş maskeler duruyordu. En başta kırmızı bir maske vardı herhangi bir saç eklentisi olmayan, derisi hasar görmüş gibi. Hemen yanında yaşlı bir kadının benlerle kaplı yüzünü andıran bir maske vardı ama saçları gür ve pembeydi. İki çocuk maskesi ve sonra sanki tanıdığım birini andıran büyükçe bir maske. Hala sessiz ama ilgili olduğumdan cesaret bulan kadın: Bu maskelerden birini alırsanız, o maskenin hayatını yaşama şansınız olur, aldığınız maskeyi bir süre çıkartamazsınız, bu sürenin ne kadar olacağını baştan bilmek zor, sanırım o hayatta yapmanız gereken bir şey kalmadığında ancak çıkartabilirsiniz, kendi maskenize geri dönmeniz ne yazık ki mümkün değil, bunlardan birini alırsanız sizinkini burada bırakmalısınız.
Tedirgin olmuştum. Hala sessiz, belli belirsiz bir tebessümle maskelerden uzaklaşıp ana caddeye çıktım. Her yere karanlıktı, uzaktan maskeciyi zar zor seçebiliyordum. Taksi durağı boştu, diğer parkın yakınlarında açık bir kahveci vardı. İçeri girdim. Yiyececek bir şeyler var mı? Kahveci ilgisiz bir şekilde yeni bitti dedi. Köşede oturan adamın önünde sonu gelmiş bir kaşarlı tost, masayı şarjı bitmiş yarım akıllı bir telefon ve soluk mavi kılıflı bir tabletle paylaşıyordu. Köşedeki adam zaman zaman kafasını kaldırıyor, geri kalan zamanda tablette bir şeyler yazıyordu. Kahveci bakışlarımı fark ettiği için düşüncemin arasına girdi: Geceleri daha iyi yazdığını söylüyor. Ne yazıyor? Hiç söylemedi, ben de sormadım, yıllardır aynı hikayeyi mi yazıyor yoksa bu bilmem kaçıncı kitap mı bilmiyorum.
Bir kahve ve su rica ettim. Borcumu sordum. Anlat dedi. Bana anlattığın hikayeyi beğenirsem senden ücret almayacağım, beğenmezsem de ücretin yarısını ödeyebilirsin ama bir kez daha hikaye anlatmayı denersen, beğenirsem sana paranı geri veririm bedavaya gelir içtiğin, yine beğenmezsem bana kalan ödemenin yarısını yaparak devam edebilirsin. Anlatmaya başladım, askerlik anılarımı anlattım önce, terör bölgesinden son kurtarılan ekip olduğumuzu, yabancı topraklarda düşman askeri yerine yardıma muhtaç köylülerle karşılaşmamızı ve Kuzey Afrika’da çölün altında bulduğumuz şehri. Kahve için teşekkür edip ayrıldım.
Yolun ortasında Bilge duruyordu. Beni görmemiş gibiydi. Kendi kendine konuştuğunu düşündüm. Arayan bulamaz çünkü aramak sonu olmayan bir eylem şeklidir. Bulabilmek için aramayı bırakmak gerekir. Bulduğun zaman anlayabilmek için bulmak veya kaybetmekle bağını koparmalısın. Bu bağlar sana acı verir. Acı seni korunmaya, algılını köreltmeye götürür. Kaybetmek korkusu bulmanın bir parçasıdır. Bulmak ve kaybetmekle bağını koparmadan heyecan ve korkunun ötesinde agılayamazsın. Birkaç kişi toplanmıştık ve ilgiyle dinliyorduk ki Bilge en fazla beş diyordu, en fazla beş kişiye anlatabilirim. Bizlerin şaşkın bakışları arasında uzaklaşmıştı bile. Ben zaten görevimin başındaydım. Bütün mahalleyi gezmek gerekse de eğer açık bir yer varsa onu bulacaktım.
Pasajın içinden ilerliyorum. Mahallenin pazar kurulan tarafına bakacağım. Geçen yüzyıldan kalma taş sarı bir binanın yanından geçiyorum. Artık böyle inşaat yapmıyorlar. Bir ara şehri paylaştığımız farklı gruplardan, ırklardan ve dinlerden insanlar gittiğinden beri bu bilgi bir kuşak bile dayanamadan kayboldu. Derin mimari politiğe dalmışken az daha önümdeki adama geçiriyordum.
Neredeyse yirmi kişi kuyrukta gecenin bu saatinde. Kimseden ses çıkmıyor. Hiç biri telefonuyla oynamıyor. Bazıları soluk gece lambasının altında beklerken kitap okumaya çalışıyordu ne kadar görebiliyorsa. Binanın kapısı kapalıydı. En önde bekleyen otuzlarında saçları beline kadar uzamış bir kadındı. Gözünü kapıdan almadığı için yüzünü tam seçemiyordum. Sadece gece saatlerinde kapı açılıyor. Bazen tek kişi için, bazen şanslılarsa birkaç kişi daha sıradan alıyorlar içeri. Kahvecideki adam yanımdaydı. Neredeyse kulağımın içine konuşuyordu ama fısıldamadığı için sözcükler kafamda yankılanıyordu. Birkaç adım attıktan sonra neden diye sordum? Bir fikrim yok dedi, tek bildiğim içeri giren bir daha çıkmıyor, bir daha gören olmuyor, bazı arkadaşlarımı, komşularımı içeri girdikten sonra bir daha görmedim. Oğlumu sıradan çıkartabilmek için polise şikayet etmem gerekti. İçerde her ne varsa, her ne oluyorsa artık. Şikayet üzerine bir kez polis baskın yaptı ama hiçbirini bulamadı ve herhangi şüpheli bir şeyle de karşılaşmadı. Avlu şeklinde bir mimari, daireler yerine ufak odalar, avlunun ortasında binanın boyuna yakın eski bir ağaç ve binayla ilgilenen Kore Gazisi kimsesiz Raif Çavuş.
İyi geceler diyerek ilerledim. Pazar meydanında genel olarak bir sessizlik hakimdi. Tezgahlar kapalı, çevreleyen dükkanların biri hariç hepsi karanlıktı. Açık olan dükkanın vitrini rujlarla doluydu. Sanki dünyanın bütün renkleri buraya dizilmişti. Merak edip içeri girdim. Çok büyük değildi içerisi ama renklere göre düzenlenmiş raflarda sayısız ruj duruyordu. Satıcının arkası dönüktü. Elindeki kitabı bıraktı, bana dönmeden konuşmaya başladı. İstediğin hangi renkse, o renkte bir ruju bulabilirsin burada. Yalnız biliyor musun en özel rengimiz mavi. Doğada neredeyse her rengi bulabiliyorsun ama mavi hayvanlar aleminin en az bulunan rengidir. Mavi köpek veya aslan bulamazsın. Denizde birkaç mavi canlı vardır en mavisi de Mavi Balina değildir, adı yanlış onun. Renkleri pigmentler verir. Yakından bakabilirsen mesela bir kelebeğin kanatlarında pigmentleri görebilirsin. Yediklerimiz bu pigmentleri etkiler. Flamingoların pembesi yedikleri su kabuklularından dolayıdır mesela. Fakat maviye gelince, çok nadir durum dışında mavi pigment yoktur. Mesela bazı kelebeklerin kanat yapısı öyledir ki mavi dışındaki renkler kanada değdiğinde birbirini devre dışı bıraklar, bir nevi filterlenmiş olurlar, mavi ışıksa dışarı yansıyabilir. Yani özünde renksiz bir zeminden yansıyabilen ışık mavi olduğu için o muhteşem mavi kanatları görebilirsin. Affedersin biraz fazla uzattım, kaptırdım, yardımcı olabileceğim bir şey var mıydı? Açık bir lokanta biliyor musunuz?
Gecenin alışkanlığı olacak herhalde teşekkür ettim ve çıktım. İlk defa bir umut vardı. Noterin karşısında okulla kilise arasındaki sokakta bir Çin Lokantası varmış açık olabilecek. Dönüş yolumun da üzerinde olduğu için ayrıca sevindim. Yorulmuştum. Saat pek ilerlememiş nasıl olduysa ama bir şey yemek istiyorum. Lokanta içeride altı masası olan ufak bir mahalle lokantasıydı. Bu saatte tek müşteri bendim.
Bruce Lee filminden çıkmış bir karakter bana servis yapıyordu. Sadece Acılı Ekşili Çorba kalmıştı. Yeter ki yiyecek bir şey olsun. Razıydım. Müthiş kokuyordu çorba ama çok sıcaktı. Beklerken ve üflerken garsonla göz göze geliyorduk. Sürekli bana mı bakıyordu. İkinci kaşığı salladıktan sonra olan oldu. Peter Sellers’ın Pembe Panterlerini seyredenler Kato’yu anımsayacaktır. Dedektif Cluseo’nun evindeki yardımcısı onu zinde tutmak için karate gibi bir dövüş sanatı yaparak Clouseau’ya sürekli evin içinde saldırır ve ardından dakikalarca süren komik bir kavga sahnesi izleriz. İşte bunu andırır şekilde Garson çığlık atarak masamın üzerine çorbamın ortasına atladı.
Sıcak çorbadan mı garsondan mı kaçacağımı bilemedim. Kasanın olduğu tarafa doğru bir hamle yaptım. Üzerime doğru uçan sandalyeden kaçmaya çalışırken üzerime doğru koşan garsona çarptım. Olduğum yerde dönüyor hissimi atlatıp ayağa tam kalktığımda kapıya doğru hamle yaptım ama bana taktığı çelmeye yakalanmıştım, yere yapıştım. Üstüme atladı ve karnımı yumruklamaya girişti. Bacaklarımla onu kıskaca alıp bir de takla atmayı başarıp üste geçmiştim. Ardından garsonu tokatlamaya başladım, hayalimde Cüneyt Arkın’ın gençliği makinalı tüfek gibi tokat atmayı bitirdiğimde en yakın masadan bana yuvarlanmış tuzluğu da kafasına boşalttım. İkimiz de şaşırmıştık bu tuz kısmından sonra. Fırsat bildim ve kapıdan fırladım.
Koşarak eve dönerken çocuk parkının içindeki kedilerin kapının önüne çıktığını gördüm. Dikkatleri karşı kaldırımdaki köpek grubundaydı. Tam benim geçeceğim noktada birbirilerini üstüne gidiyorlardı. Beklemek veya aradan geçmek konusunda bir karar vermeliydim ama kafam çalışmıyordu sanki yemeği de unutmuştum eve dönmeyi de, durup izlemeye başladım ne olacağını, ben ve yanımdaki bir sürü başka izleyiciyle beraber.
Önce büyük bir gürültü gibi geldi bana ritim sesi. Sonra gündüz gözüyle saklandığı yerleri bulamadığımız sahne ışıklarının aydınlattığı bir sahne. Köpeklerden biri Michael. Deri ceketli, saçlar uzun ve permayla fön arasında. Arkasındakiler ritmik bir yürüyüş, el hareketleri, çığlıklar içinde arabaların tepesinde, pencere pervazlarında, kaldırım taşlarında. Kediler daha sakin ama havalı. Başka bir klip tercihleri olduğunu hissettirir bir boşvermişlikle hareketlere cevap veriyorlar. Hoparlörler geceyi inletiyor, hareketler You Know I’m Bad ritminde, seyirciler neşeli, mahalleyi bir dans havası kaplamış, kimse saatin farkında değil, şikayetçi olan biri varsa o da Pandemi, dayanamamış basmış gitmiş durumda. Michael ve Siyahlı Kedi kafa kafaya geldiler şimdi. Böyle mi bitecek? Kapanış müziği..
Gülümsüyorum, usulca duvar kenarından kendi başıma dans ederek uzaklaşıyorum. Eve dönme zamanı geldi, yarına hazırlanmam lazım.
